Torsten Kinsella ile “Embers”, yas, yenilenme ve müziğin duygusal coğrafyası üzerine
Post-rock sahnesinin en köklü ve istikrarlı gruplarından God Is an Astronaut, yıllardır Türkiye ile kurduğu güçlü bağ sayesinde İstanbul’u adeta ikinci evi olarak görüyor. 13 Şubat’ta %100 Studio sahnesine çıkmaya hazırlanan grup, son albümleri Embers ile hem kişisel hem de sanatsal anlamda en derin dönemlerinden birini yaşıyor. Grubun kurucusu Torsten Kinsella ile; yasın müziğe dönüşme biçimini, bağımsızlık kavramını, geçmişle kurulan mesafeyi ve geleceğe dair yeni arayışları konuştuk.
Merhaba, sizi yeniden görmek harika. Türkiye’de çaldığınız her konser, seyirciyle çok güçlü bir bağ kurduğunuzu gösteriyor. Buraya bu kadar sık gelmeniz, kendinizi evinizde hissetmenizle mi ilgili?
Kesinlikle. Türkiye, özellikle de İstanbul, bugüne kadar çaldığımız yerler arasında en sadık ve duygusal olarak en çok bağ kuran dinleyici kitlesine sahip. Uzun yıllardır turne yapan bir grup için bu asla hafife alınacak bir şey değil. Burada müziğimize gerçek bir anlayış var. İnsanlar sadece izlemeye değil, hissetmeye geliyor. Bu da sahnede çok özel bir atmosfer yaratıyor. 2007’de İstanbul’da verdiğimiz ilk konserden itibaren çok sıcak karşılandık; buraya her dönüşümüzde gerçekten eve gelmiş gibi hissediyoruz.
Son albümünüz Embers, ilk anda daha melodik bir karaktere sahip ilk dinleyişte kendi sınırlarınız içinde daha melodik bir albüm gibi hissettiriyor. Bu yönelimin, yaşadığınız kaybın bir yansıması olduğu hissediliyor. Öncelikle başınız sağ olsun. Albümü bir yas sürecinde kaydetmek nasıl bir deneyimdi?
Teşekkür ederim. Gerçek şu ki Embers’ı yapmak, o dönemde hayatta kalma biçimimiz hâline geldi. Babamız Thomas Kinsella, 28 Kasım 2023’te, biz albüm üzerinde çalışıyorken hayatını kaybetti ve o andan itibaren her şey değişti. Albüm, sadece bir şarkılar bütünü olmaktan çıktı; yaşananları anlamlandırmanın ve ayakta kalmanın bir yoluna dönüştü. Albümdeki pek çok parça, kaybın hemen ardından yazıldı. Falling Leaves, babamın son anlarına doğrudan bir tepkiydi. O günün soğuğu, rüzgârı, acil servisi ararken zamanın yavaşlaması… Tüm o şok ve tuhaf berraklık müziğe aktı. Büyük bir hüzün vardı ama aynı zamanda derin bir minnettarlık da. Realms ise cenazede yaşanan bir ana dayanıyor. Tabutunun önünde Forever Lost çalarken bir perdenin yavaşça kapanması… O mekanik hareket inanılmaz derecede nihaiydi; sanki bir hayatın kapısı sessizce kapanıyordu. O görüntü müziğin içine yerleşti. Babamız vefat etmeden önce albümdeki bazı parçaları dinlemişti ve sitar dokuları, daha akustik bir yaklaşım gibi fikirleri vardı. O an alışılmadık gelse de, sonrasında bunları onurlandırmamız gerektiği çok netleşti. Melodiyi çok severdi ve albümün daha melodik bir alana açılmasının sebeplerinden biri de bu. Kayıt süreci garip bir şekilde çok odaklıydı. Albümü neden yaptığımızı ve kimin için yaptığımızı biliyorduk. Derin bir yas vardı ama müzik aynı zamanda zorunluydu; sanki ses aracılığıyla yapılan son bir konuşma gibiydi.
Yirmi yılı aşkın süredir aktifsiniz. Bazı albümlerinizde imza hâline gelen crescendo’lar öne çıkarken, bazılarında ise yine imzanız olan o karanlık atmosfer baskın. Tıpkı insan hayatı gibi duygusal zikzaklar barındırıyor. God Is an Astronaut bugün hayatın hangi evresinde?
Şu anda bir yeniden inşa ve yenilenme dönemindeyiz. Son birkaç yıl, hem kişisel hem de profesyonel olarak çok yoğundu. Babamızı kaybetmek her şeyi değiştirdi; aynı zamanda grup içinde de bir geçiş süreci yaşadık. God Is an Astronaut her zaman benim ve kardeşim Niels’in etrafında şekillendi, bu değişmedi. Lloyd Hanney müziği bırakma kararı aldı; zamanlaması zor olsa da herkes için doğru bir karardı. Şimdi yeni canlı davulcumuz Anxo Silveira ile tamamen yenilenmiş bir sahne enerjimiz var. Yaratıcı olarak da yeni bir başlangıç hissi var. Henüz yeni albüm sürecine girmedik ama ortaya çıkan fikirler oldukça duygusal ve melodik. Hem geçmişe bakan hem de ileriye dönük bir ruh hâli söz konusu. Bu dönemi tarif etmem gerekirse, uzun ve zor bir yolculuktan sonra gelen bir yenilenme anı derim. Hâlâ buradayız, hâlâ evriliyoruz ve bu grubu aynı dürüstlük ve duygusal derinlikle uzun yıllar devam ettirmeye kararlıyız.
İlk albümünüzü yayımladığınızda amacınızın “müzik endüstrisine bir veda” olduğunu söylemiştiniz (yanılmıyorsam bu Torsten’ın ifadesiydi). The End of the Beginning başlığı da bu mesajın ironik bir yansıması gibiydi. Bugünden geriye baktığınızda, neredeyse çeyrek asırlık bir sektör deneyiminiz var. Bugünden baktığınızda, o dönemdeki bakış açınızla bugün arasında nasıl bir fark var?
The End of the Beginning’i yaparken gerçekten bunun yayımlayacağımız son şey olacağına inanıyorduk. O noktaya kadar yaptığımız hiçbir şey ilgi görmemişti. 90’ların ortasından beri deniyorduk; normal işlerde çalışıyor, yer döşüyor, ne gerekiyorsa yapıyorduk. Müzik sevdiğimiz bir şeydi ama asla bir geçim kaynağı olacağını düşünmüyorduk. Babamız bile “Bunu içinizden atın, sonra ne yapacağımızı düşünürüz” demişti. Bu yüzden o albüm tamamen özgürlükle yapıldı. Endüstriyi memnun etmeye ya da bir trendi yakalamaya çalışmıyorduk. Kim olduğumuzu ve duymak istediğimiz şeyi yansıtmak istedik. Enstrümantal müzik bize dürüst geliyordu ve kimse umursamasa bile arkasında durabileceğimiz bir şeydi. Albümü ucuz CD-single formatında bastık çünkü yolun sonu olduğunu düşünüyorduk. Her şeyi değiştiren, beklenmedik birkaç olay oldu: bir arkadaşımızın parçaları İrlanda radyosunda çalması ve babamızın MTV’yi bizzat aramasıyla bir parçanın orada yer alması. Bu, asla bu kadar uzun süreceğini hayal etmediğimiz bir yolculuğun başlangıcıydı. Grup kelimenin tam anlamıyla bir aile olarak kuruldu ve hâlâ öyle görüyoruz. Başladığımızda müzik endüstrisinin en büyük sorunu korsandı. Ironik biçimde, bu bizim için işe yaradı. Müziğimiz kendi başımıza ulaşamayacağımız kadar geniş bir alana yayıldı. Para kazanmıyorduk ama çok sadık bir dinleyici kitlesi edindik; bu insanlar sonrasında albüm aldı, konserlere geldi, merch satın aldı. Grubun büyümesini sağlayan şey buydu. Streaming çözüm olacaktı ama birçok açıdan eski sorunların yeni bir versiyonunu yarattı. Spotify gibi platformlar, 90’ların ortasındaki plak şirketi modelini geri getirdi. Ne dinleneceğine küçük bir grup karar veriyor ve editoryal listeler büyük ölçüde majör şirketlerin kontrolünde. Bu da dinleyicinin değil, kurumsal ilişkilerin belirleyici olduğu bir yapı yaratıyor. Eskiden dinleyici neyin yükseleceğine karar verirdi. Şimdi her şey çok daha kontrollü ve bağımsız sanatçılar için bu son derece yıpratıcı. Müziğiniz anlamını yitirdiği için değil, bir platformun ticari önceliklerine uymadığı için görünmez hâle geliyorsunuz. Pek çok meslektaşımızda da bunu görüyoruz ve bağımsız müzik için zor bir dönem olduğunu düşünüyoruz. Değişmeyen tek şey, bunu neden yaptığımız. Müziği arayan, konserlere gelen ve grubu doğrudan destekleyen insanlar sayesinde buradayız. Bu ilişki, her zaman her şeyden daha önemliydi.
All Is Violent, All Is Bright’ın yayımlanmasının üzerinden 20 yıl geçti. Aynı isimli şarkının yeni bir versiyonunu da dinledik. Başta büyük bir fark yokmuş gibi gelse de, ilerledikçe bir şeylerin değiştiği hissediliyor. Bu, bugünkü hâlinizle o döneme dönseniz bu şarkıyı tekrar kaydeder miydiniz anlamına mı geliyor? Yoksa genç hâlinize iletmek istediğiniz bir mesaj mı var?
Öncelikle şunu netleştirmek önemli: Müzikal olarak bu aynı kayıt, basları hariç. Şarkıyı yaratıcı anlamda yeniden kaydetmedik ya da yorumlamadık. Gitarlar, klavyeler, vokaller ve hatta davullar 2003’te nasılsa aynen öyle. İnsanların duyduğu şey, All Is Violent, All Is Bright’ın düzenlenmemiş, tam uzunluktaki hâli; yeni bir miks ve güncellenmiş baslarla. Orijinal albüm belirli bir ana ait ve öyle kalmalı. O yaşta kim olduğunuzu yeniden yaratamazsınız. Bu yeni versiyon hem berraklık hem nostaljiyle ilgili. Yirmi yılı kutlamak ama aynı zamanda bugün ses ve prodüksiyon hakkında bildiklerimizle şarkıya hak ettiği derinliği vermek. Duygular, performanslar ve o dönemin ruhu tamamen korunuyor. Sadece her zaman hak ettiği alanı ve derinliği kazandırdık; umarız bu da yeni dinleyicileri orijinal albüme götürür.
İlk albümünüzü tamamen bağımsız yayımladınız; “indie” kavramını gerçek anlamıyla temsil ediyordunuz. Eskiden indie bir türden çok bir duruş ve kültürdü. “Indie” kavramı bugün sizin için ne ifade ediyor?
Bizim için indie her zaman bir tavırdı; kontrol ve bağımsızlık demekti. İlk albümümüzü kendimiz yayımladık çünkü başka seçeneğimiz yoktu ama zamanla bunun bize daha uygun olduğunu fark ettik. Bir süre bir plak şirketiyle çalıştıktan sonra da aynı noktaya geri döndük. Her iki dünyayı da deneyimledik. Bir label kaynak ve yapı sunabilir ama doğru dinleyiciyle buluşturmuyorsa anlamını yitiriyor. Bizim müziğimiz için bu her zaman doğru bir eşleşme olmadı. Bu yüzden müziğimizi yeniden kendi etiketimizden yayımlamaya döndük. Ne zaman, nasıl yayımlayacağımıza ve dinleyiciyle nasıl iletişim kuracağımıza kendimiz karar veriyoruz. Bugün “indie” kelimesi büyük ölçüde anlamını yitirdi. Eskiden kendi kaderini tayin etme kültürünü ifade ederdi; şimdi ise kurumsal bir sistemin alt kategorisi hâline geldi. Bizim için gerçek bağımsızlık, işine, dinleyicine ve geleceğine sahip çıkmak demek. Bu hâlâ mümkün ama giderek daha fazla platformun kontrolünde olan bir ortamda bunu bilinçli şekilde koruman gerekiyor. Bu yüzden kendimizi hâlâ indie bir grup olarak görüyoruz; sesimizden dolayı değil, var olma biçimimizden dolayı.
Yaptığınız müzik söz içermiyor. Bu türün doğasında var ve duygular dinleyicinin hayal gücüyle birleşerek anlam kazanıyor. Siz hikâyeyi anlatmaktan çok, hikâyenin geçtiği dünyayı kuruyorsunuz. Bu enstrümantal anlatının teknik temeli nedir?
Bunun arkasında matematiksel ya da teknik bir formül yok. Her şey duyguyla başlıyor. Teknik bir formül yok. Bir enstrümanla oturup, içinizde gerçekten olanı yansıtan bir şey yazmak. Müzik önce duygudan doğuyor; yapı ve atmosfer kendiliğinden şekilleniyor. “Dünya kurma” kısmı ise prodüksiyon aşamasında ortaya çıkıyor. O duygunun mekânda nasıl var olacağına burada karar veriyoruz. Yalnızlık ya da ıssızlık hissi varsa, geniş reverb’ler, mesafe ve boşluk kullanıyoruz. Daha kırılgan bir his varsa, izole bir piyano, yumuşak dokular ve bol hava tercih ediliyor. Müzik daha sertse, ritim bölümü güçleniyor, gitarlar daha agresifleşiyor ve her şey daha fiziksel hâle geliyor. Anlatı müziğe sonradan eklenmiyor; müzikten açığa çıkıyor. Sesler, alan ve dinamikler, parçanın taşıdığı duyguyu desteklemek için var. Bu da dinleyicinin müziğin içine girip kendi hikâyesini yaratmasına imkân tanıyor.
Albüm kapaklarınız dünyanızın önemli bir parçası. Her albümünüzün müzikal ve estetik diline uygun bir albüm kapağı bulmayı başarıyorsunuz. Albümleri dinlerken kapaklara baktığınızda duygular tamamlanıyor. Bunun bir tesadüf olmadığını düşünürsek, bu görsel uyumun sırrını paylaşır mısınız?
Bizim için görsel taraf, müziğin bir uzantısı. Prodüksiyon ve şarkı isimleri gibi, albüm kapakları da müziğin duygusal olarak ne anlatmak istediğini pekiştirmek için var. Birebir anlatmak zorunda değil ama aynı iç dünyayı yansıtmalı. Görselleri, dinleyiciyi albümün atmosferine sokan bir rehber gibi görüyoruz. Son yıllarda David Rooney ile yakın çalışıyoruz ve süreç oldukça işbirlikçi. Şarkıların bizim için ne ifade ettiğini, albümün hangi ruh hâlinde olduğunu anlatıyoruz; o da bunu kendi kazıma (scraper-board) illüstrasyon diliyle görselleştiriyor. Böylece duygusal tonu netleştirirken ona da yaratıcı özgürlük tanımış oluyoruz. Bir sır yok aslında; mesele müzikle görselin aynı dili konuşması. Bu ikisi örtüştüğünde, albüm sadece şarkılar toplamı olmaktan çıkıp bütünlüklü bir dünyaya dönüşüyor.
Sizi ilk kez lise yıllarımda dinlemiştim. O dönemde sıkı bir metal dinleyicisiydim ve müziğiniz ufkumu genişletti; sertliğin daha atmosferik ve kozmik bir şekilde de ifade edilebileceğini fark ettim. Zamanla dinlediklerim de değişti. Son dönemde sizi özellikle etkileyen, farklı duygular uyandıran sanatçılar var mı?
Yeni etkilerin peşinden bilinçli olarak koştuğumuzu söyleyemem. Müzik benim için her zaman önce içsel bir yerden geliyor. Ama tabii ki insan farkında olmadan da bir şeyler özümsüyor. Son yıllarda dikkatimi çeken işler var. İrlanda’dan Gilla Band, ses dokuları ve distorsiyonu çok fiziksel bir şekilde kullanıyor; bizim yaptığımız gibi melodik değil belki ama çok ilginç. Shoegaze ve atmosferik tarafta Slow Crush ve DIIV, melodiyi ağırlık ve boşluk hissiyle çok güzel birleştiriyor. Bir de uzun süredir var olup hâlâ ilham verenler var; The Cure gibi. Yeni işleri bile ilk başta beni çeken o duygusal derinliği ve atmosferi koruyor.
Son olarak, biraz da gelecekten bahsedelim. Embers’ta adeta bir cep evren yarattınız. Çellist Jo Quail ile işbirliği, post-rock’ta pek rastlanmayan zither kullanımı… Bunlar yeni bir arayışın göstergesi. Bu denemeler devam edecek mi, yoksa tek seferlik mi?
Bu unsurları hiçbir zaman tek seferlik fikirler olarak görmüyoruz ama sırf tekrarlamak için de geri dönmek istemiyoruz. Yeni bir albüm yaparken ses dünyası her zaman müziğin duygusuna hizmet etmeli. Embers’ta çello ya da sitar dokularının ortaya çıkması da bundan kaynaklandı. Jo Quail ile çalışırken çellonun dünyamıza çok doğal oturduğunu hissettik; bu yüzden kesinlikle keşfetmeye devam etmek isteriz. Sitar ise çok karakteristik bir enstrüman; bu yüzden hemen tekrar kullanmak konusunda daha temkinliyiz. Zither ise çok kısa ve daha az belirleyici bir rol oynadığı için yeniden ortaya çıkabilir. Yeni renkler her zaman ilgimizi çekiyor; arp, geleneksel İrlanda perküsyonları ya da daha elektronik bir yön bile olabilir. Bir sonraki albümün nasıl olacağını söylemek için çok erken ama bildiğimiz şey şu: Müziğin anlatmak istediğini ifade etmek için yeni yollar aramaya devam edeceğiz. Yani evet, deneyler sürecek ama geçmişi tekrar eden bir şekilde değil. Bir sonraki albümün neye benzeyeceğini bilmiyoruz, bildiğimiz tek şey her albüm, bir öncekine varyasyon değil, yeni bir bir yolculuk olması gerektiği.
Bu röportajı yapma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. 13 Şubat’ta %100 Studio’daki konserinizde görüşmek üzere.
Biz teşekkür ederiz, büyük bir zevkti. 13 Şubat’ta Zorlu PSM’de çalmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.
Görüşmek üzere.
Torsten Kinsella
RÖPORTAJ: EREN DENİZ KAHRAMAN (BEAT SOMMELIER)
ÇEVİRİ: ONUR YAZICI