TRIPTYCH: RÜYA VE GERÇEK ARASINDA HALÜSİNATİF BİR GİRDAP

ALİ ÖNDER - VOX ARTISTICA

Dans ve tiyatronun sınırlarının kalktığı gizem dolu bir performans olan Triptych, 20 ve 21 Ocak’ta Zorlu PSM Turkcell sahnesinde olacak.

Triptych, terim anlamı olarak birbirini tamamlayan üç panelden oluşan eserleri ifade etmek için kullanılır. Peeping Tom imzalı Triptych de tıpkı bu anlam gibi birbiriyle ilişkili üç bölümden oluşuyor. 2013-2017 yılları arasında Nederlands Dans Theater için yaratılmış olan üç parça The Missing Door (2013, Carrizo), The Lost Room (2015) ve The Hidden Floor (Chartier, 2017) Peeping Tom tarafından yeniden kurgulanarak bütünsel bir hale getirilmiş. Yeni kuşak tarafından yeniden kurgulanan bu parçaları birlikte izleme imkânı yakalamak oldukça özel bir deneyim. Dünyanın birçok önemli sahnesinde izleyiciyle buluşan ve övgüler toplayan, defalarca ayakta alkışlanan dünyaca ünlü yapım, şimdi de Zorlu PSM’de sanatseverlerin karşısında olacak.

Peeping Tom Topluluğu ve Tarzları

Peeping Tom, Gabriela Carizzo ve Franck Chertier tarafından kurulmuş Belçikalı bir dans-tiyatro topluluğu. Performanslarında özellikle bedensel dil kullanımına çok önem veriyorlar ve benliğin bir parçası olarak anlatılarını bu paralelde şekillendiriyorlar. Hipergerçekçi bir tavırla eserlerini kurgulayan topluluk, yarattıkları esrarengiz dünyalarla izleyicilerine yadırgatıcı ve rahatsız edici bir gerçeklik deneyimi sunmayı hedefliyor. İşte Triptych de topluluğun bu bağlamdaki en güçlü yapımlarından birisini oluşturuyor.

Esrarengiz Bir Yolculuk ve Sınırları Aşan Bir Tekinsizlik Örneği

3 perdelik bir drama diyebileceğimiz Triptych, bir yolcu gemisinde geçiyor. Her bir perdede ise izleyici farklı bir dünya ve gerçeklikle karşılaşıyor.

Triptych’in ele aldığı konulara değinecek olursak, ana teması için “içsel bir arayış” diyebiliriz. Bu içsel arayış, sadece karakterlerin kendini araması olarak değerlendirilmemeli. Aksine bu yolculuğu, doğrusallığı kıran çarpık bir geçmiş-gelecek düzleminde ve mitler ışığında varoluşsal bir arayış olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Bu paralelde zihin oyunları ve bilinçaltının etkileri oyunun temasını şekillendiren öğeler olarak öne çıkıyor. Üstelik her bir parça, kendine özgü bir ortamda anlatısını sunuyor. Bu da bütüne bakıldığında etkileyici bir tümevarım örneği oluşturuyor. İnsan zihninin yapısını ve yanılsamalarını ustaca yansıtan Triptych’teki tanıdık gelen bir yandan da tuhaf hissettiren sahne düzeni de izleyicinin bu arayışın büyüsüyle ve zihnin karmaşasıyla sürüklenmesine oldukça katkı sağlıyor. Triptych’in her bölümünde değişen sahne düzeni her bir parçanın isminden yoğun çağrışımlar içeriyor. Bu durum da izleyicinin o parçaların atmosferine kapılmasını kolaylaştırıyor. Üstelik sinematografik öğeler, akrobasi içeren hayranlık uyandıran hareketler ve kullanılan efektler de izleyicinin üzerindeki etkiyi artıyor. Nispeten karanlık sahne, fantastik öğeler taşıyan atmosfer ve performansı yukarı çeken müzikler Triptych’in yarattığı ortamı desteklerken, izleyiciler için de farklı dünyalar arası bir deneyim alanı oluşturuyor. Düşünsenize fantastik, gerçek üstü bir sahne düzeni, canlı bir filmdeymiş gibi hissettiren sinematografik öğeler, dans ve tiyatronun sınırlarını zorlayan olağan dışı bir performans. Birçok merak uyandırıcı ve hayranlık verici öğe bir arada.

Triptych, son zamanlarda izleyeceğimiz en şaşkınlık verici ve en garip yapım.

Unheimlich, Huis Clos, David Lynch ve Triptych

Sigmund Freud'un “unheimlich (İngilizce uncanny - Türkçe tekinsiz)” kavramı ile Triptych arasında da güçlü bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Freud’un tanıdık ama bir o kadar da yabancı olan, rahatsızlık hissi uyandıran psikolojik deneyim anlamına gelen “unheimlich” kavramı ışığında Triptych’i düşünebilir ve şu tasviri yapabiliriz. Triptych, kapalı kapılar ardındaki tanıdık olanı garip veya rahatsız edici bir şekilde sunarak esrarengiz, gizemli ve yer yer de ürkütücü hisler uyandıran unsurlarla bezelidir. Bu bağlamda birçok sanat eserinde işlenen “tekinsiz” kavramının görsel ve tematik unsurlar aracılığıyla sahnede tasvir edilmesini izlemek de izleyici için farklı bir deneyim olacak gibi görünüyor.

Bu noktada değinmemiz gereken başka bir konu var. O da tekinsizliğin, sahnede işlenirken ürkütücü, esrarengiz ve tanıdık olduğu kadar yabancı olduğu hissini uyandırmak için kullanılan öğeler. İşte bu öğeler için hipergerçekçi ve sürrealist izler taşıyor diyebiliriz. Bu da David Lynch ve Peeping Tom’un karşılaştırılmasının en önemli sebeplerinden birisi. Tabii ki hem Lynch’in hem de Peeping Tom’un rüya unsurlarından beslenmesini de göz ardı etmemeliyiz. Lynch’in gerçek ve gerçek üstünün sınırlarının bulanıklaştığı filmleri, alışılmışın dışında anlatım teknikleri ve rahatsızlık hissinden beslenen sinema dili Peeping Tom ve Triptych yapımı için önemli bir esin kaynağı olmuş görünüyor.

David Lynch filmleri gibi Peeping Tom: Triptych de izleyicileri gerçekliğin doğasını sorgulamaya zorlayan, sürükleyici ve rüya gibi deneyimler içeriyor.

Triptych için değinmemiz gereken referanslardan birisi de “Huis Clos”! Huis Clos (No Exit), Sartre’ın 1944 yılında sahnelenen oyununun adı. Oyunda 3 farklı karakter yer alıyor ve izleyici bu karakterlerin kilitli oldukları odalardaki yüzleşmelerine tanıklık ediyor. Varoluşçu bir filozof olarak bilinen Jean Paul Sartre’ın bu eseri tıpkı kapalı alanlarda geçen ve varoluşsal temalara değinen Triptych gibi izleyiciyi iç gözlemler yapmasına teşvik ediyor.

Triptych, ele aldığı konusu, sahne düzeni, güçlü referansları ve iyi kurgulanmış disiplinlerarası performansıyla izleyicileri farklı duygulara ve düşüncelere, kimi zaman da sorgulamalara yönlendiren etkileyici bir deneyim. Varoluş, hatıralar, yalnızlaşma, hafıza ve arayışlar paralelinde melankolik, gerçek üstü yer yer de ütopik ve distopik farklı atmosferler sunan oyun, bedensel dilin ve mekânın bir bütün olarak neler anlatabileceğini görmek için kaçırılmaması gereken bir etkinlik.

BUNLAR DA İLGİNİ ÇEKEBİLİR