1930’ların Alabama’sında kaydedilen bir sesin 90’ların elektronik beatlerinde kullanılması belki bir sürprizdi. Bu tercih, Moby’nin, müziği bir köprüye dönüştürmesinin de bir parçasıydı: Geçmişin seslerini, bugünün diliyle yeniden dolaşıma soktu. 29 Haziran’da Zorlu PSM’de bu köprüyle İstanbul’a uzanacak.
90'ların sonunda elektronik müzik bir paradoksla karşı karşıyaydı: Giderek bireyselleşen bir dünyada ortak bir duygu dili kurmaya çalışmak. Elektronik müzik bu atmosferde kendini çoğunlukla dans pistlerinde bulsa da Moby, yeni bir duygu dili kurmayı denedi. Moby’nin Play albümü, tam da bu arayışın ürünüydü. 12 milyonun üzerinde kopya satışıyla bugün hala en çok satan elektronik müzik albümü unvanını koruyor.
Asıl adı Richard Melville Hall olan Moby, 11 Eylül 1965’te New York’un Harlem semtinde dünyaya geldi. “Moby” lakabı, Moby Dick'in yazarı olan, Herman Melville soyundan geldiklerine inanan babasının ona doğumundan üç gün sonra verdiği bir isimdi. Babasını küçük yaşta kaybeden Moby, annesiyle Connecticut’a taşındı. Zengin bir banliyönün kenarında, sınıfsal olarak hiçbir zaman tam anlamıyla ait olamadığı bir dünyada büyüdü.
Müzik, bu aidiyet arayışının erken bir karşılığı olarak ortaya çıktı. Dokuz yaşında klasik gitarla başlayan bu ilişki, caz, müzik teorisi ve perküsyonla genişledi. 1983’te Vatican Commandos adlı hardcore punk grubuyla sahneye çıktı. Ancak zamanla enstrümanları “sesçe kısıtlayıcı” bulmaya başladı. Bu da onu, üniversitede felsefe okurken elektronik müziğe yöneltti ve 1984’te okulu bırakarak DJ’liğe adım attı.
Punk Etiğinden Elektronik Müziğe
Moby’nin punk kökeni her ne kadar müziğe başlangıç adımı olarak anılsa da sadece orada kalmadı. Bu başlangıcın, müziğinin sonraki evrelerinde de izleğini sürebileceğimiz etik bir çerçeve bıraktığını söylemek yanlış olmayacaktır. Vatican Commandos ile birlikte müzik yaptığı yıllarda edindiği kolektif enerji ve netliğin, elektronik müziğe yöneldiğinde de kaybolmadığı söylenebilir. Özellikle bu netliği, minimalist sound tercihlerinde ve şarkı sözlerinin yalınlığında görmek mümkün:
Az söyleyip çok hissettiren bir dil.
Punk'tan elektronik müziğe geçişi, bir kopuştan ziyade bir form değişikliği olarak yorumlanmaya açık. Nitekim Moby, punk sahnesinde şekillenen etik anlayışının müzikal yönelimiyle çelişmediğini belirtiyor. Aksine, Punk Rock Vegan Movie belgeselinde bu etiği farklı bir çerçevede sürdürdüğünü ifade ediyor.
90’ların sonuna geldiğimizde elektronik müziğin kendi içinde birçok farklı ifade biçimi barındırdığını görüyoruz. Bir yanda rave kültürünü sert ve agresif bir düzleme taşıyan sesler, diğer yanda house müziği pop estetiğiyle birleştiren erişilebilir bir müzik yer alıyordu. Öte yanda ise politik söylemi melankolik ifade biçimiyle buluşturan örnekler karşımıza çıkıyordu. Bu tablo içinde Moby’nin müziği ne tam olarak kulüp odaklı ne de bütünüyle türün soyutluğuna dayanıyordu. Moby, bunun yerine duygusal olarak erişilebilir olmayı tercih etti: Dinleyiciyle doğrudan bir bağ kuran hem kolektif hem de öznel bir dil.
Moby’yi belki de diğer çağdaşlarından ayıran şey, elektronik müziği dans pistinin ötesine taşıyarak yeni bir duygu dili olarak inşa etmesiydi.
Tam da bu noktada, bu dilin en somut örneklerinden biri olan 1999 tarihli Play albümüyle karşılaşıyoruz. Albümün merkezinde 20. yüzyılın başlarına ait blues ve gospel kayıtları yer alıyordu. Moby, etnomüzikolog Alan Lomax'ın arşivlerinden derlenen bu sesleri elektronik beatlerle buluşturdu. Özellikle Vera Hall’ın kaydettiği "Trouble So Hard" isimli parça, "Natural Blues"un iskeletini oluşturdu. Bu tercihin, dönemin elektronik müzik anlayışıyla örtüşmediği iddia edilebilir. Hatta tam tersine ona meydan okuyordu. Ne de olsa gospel ve blues pratiklerini elektronik beatlerle bir arada kullanmak, zamanın ruhunda mevcut olan bir eğilim değildi. Bu sebeple, Moby’nin bu tercihi, türü şekillendirme girişimi olarak yorumlanmaya alan açıyor.
Bu duygusal dilin en belirgin örneklerinden biri ise kuşkusuz Porcelain. Tekrarlayan piyano motifleri, yumuşak vokali ve yalın şarkı sözleri dinleyiciyi içe doğru çeken bir deneyim sunuyordu. Bu yönüyle Porcelain, alışıldık anlamda coşkulu olmasa da içe dönük bir marş haline geldi demek iddialı olmayacak. Tüm bunların dışında parça, dönemin elektronik müzik üretim edimleriyle kıyaslandığında, türün neye dönüşebileceğini göstermesi açısından da anlamlı bir örnek.
Kısacası Moby’nin müziği, yalnızca türler arasında dolaşmıyor, zamanlar ve duygular arasında da bir bağ kuruyor. 1980’lerden bugüne uzanan üretimi, farklı türlerdeki projeleriyle ne kadar çok yönlü ve üretken bir müzisyen olduğunu gösteriyor. Moby’yi özel kılan şey ise, çoğu zaman mekanik olarak algılanan bir tür ile duygusal açıdan bir temas kurulabileceğini göstermesiydi belki de. Bu dilin canlı bir deneyime dönüştüğü an ise 29 Haziran’da PSM Loves Summer kapsamında Zorlu PSM sahnesinde yaşanacak.