MUSKAT: YAŞAMIN DÜĞÜMLERİ GEVŞEMEZSE...

Yaşar… Senelerce yatalak annesine bakarak ömrünü tüketmiş bir kız çocuğu, yetişkin bir kadın. Ve diyor ki: “Bugün annem öldü ve benim en mutlu günüm.” Güçlü bir giriş. Yaşar’a hayat veren oyuncu Esra Dermancıoğlu siyah bir tulumun içinde beden diliyle parlıyor, sahnedeki doğallığı ve sahneye olan aidiyetiyle dikkat çekiyor. Güçlü bir oyuncu. Ancak metnin karmaşası, anlatıdaki kopukluklar ve sanki gizemli olmaya çabalarken kaotik hale gelen kurgu, seyir zevkine kekremsilik katıyor.

Hayli yoğun bir iş günü ardından, uzun zamandır görüşemediğim bir dostla son anda karar verip gittik oyuna. İstanbul’un koşturmacasında, beden yorgunluğu ile adeta bu yorgunluğu aşmak için pompalanan coşkuyu harmanlayan o duyguyu bilirsiniz. Öyle bir beklenti, hevesle izleyici koltuğuna oturduk. Oyuna girerken ve çıkarken hissettiklerim, izlenimimi şekillendiren etkenler oluyor, bu nedenle not düşme ihtiyacı duyuyorum. Zorlu’nun %100 Studio sahnesinde, hevesle girdiğimiz Muskat oyununda, sezona yeni bir soluk getireceğini düşündüğümüz değişik bir içerik bekliyorduk.

Ve Perde…

Sahnedeki yegâne dekor: dik yerleştirilmiş sekiz adet LED flüoresan. Minimal bir tasarım, oyunun atmosferine uygun. Bu ışık tasarımı, yalnızca bir fon olmaktan çıkıp anlatının simgesel bir parçası haline geliyor. Flüoresan lambaların farklı anlarda mekânsal ya da kişilerarası gerilimleri temsil edecek şekilde kullanılması hayli başarılıydı.

Oyun, annesinin ölüm günü olan “en mutlu gününde” Yaşar’ın Fatih’teki anne evindeki mevlüt sahnesiyle açılıyor. Zamansal ve zihinsel sıçramalarla ilerleyen hikaye, Yaşar’ın Paris’e uzanan anılarına ve sanrılarla dolu zihinsel dünyasına götürüyor bizi. Muhafazakâr ve baskıcı bir anne ile kızının hayat boyu sürmüş, annenin ölümünden sonraysa Yaşar’ın zihninde süregiden çatışmasını izliyoruz. Her şeyi dalgaya ya da fazlaca ciddiye almak. Tiksinmek ve bağımlı kalmak. Kontrastları yoğun bir dalgalanmayla anlatılan, oysa bir miktar klişe bir ilişkilenme olan anne/kız çatışmasını, Dermancıoğlu’nun muazzam oyunculuğu seyirlik hale getiriyor.

Ne Ola ki Muskat?

Oyunun ismi olan Muskat, sıradan bir baharatın ötesine geçiyor. Oyun boyunca halüsinojen etkileri üzerinden, gerçek ve sanrı arasında gidip gelen anlatıya bir metafor görevi üstleniyor. İsim seçimi, seyirciyi araştırmaya ve düşünmeye yönlendiren zekice bir detay. Muskatın tarihi de simgesel bir katman ekliyor: Eski zamanlardan beri kullanılan bu baharat, egzotik bir zenginlik göstergesi olduğu kadar, dikkatli kullanılmadığında zihinsel bulanıklığa yol açan bir unsur. Tıpkı Yaşar’ın hikayesi gibi…

Esra Dermancıoğlu, yukarıda da belirttiğim gibi, Muskat’ta Yaşar rolüyle büyük bir uyum yakalamış. Kendisine sahnede ilk kez tanık oldum; enerjisi ve performansı beni gerçekten etkiledi. Fakat Dermancıoğlu’nun sahnedeki üstün başarısı dahi, oyunun metninden kaynaklandığını düşündüğüm kopuklukları ve karmaşıklığı bertaraf etmeye yetmedi. 50 dakikalık kısa bir oyunda, hikayeden bazı bölümlerde koptum. Bazı semboller, detaylar bana ulaşmadı. Belki de oyun biraz daha uzun olmalı ya da bağlantılar biraz daha belirginleştirilmeliydi.

Muskat, güçlü bir performansla ve yaratıcı bir rejiyle sergilenirken, bence metindeki kimi kopuklukların ve karmaşıklığın gölgesinde kalıyor. Ancak izleyiciye araştırma ve düşünme fırsatı sunması, estetik tercihleri ve Esra Dermancıoğlu’nun başarılı oyunculuğu, oyunun artı hanesine yazılabilir. Tiyatroda farklı anlatılar ve simgesel yapılarla ilgilenenlere önerilir.

BUNLAR DA İLGİNİ ÇEKEBİLİR