Demet Evgar, Necip Memili, Tilbe Saran, Bora Akkaş ve İdil Sivritepe… Bu beşli, “Afife”nin lokomotifi gibi görünse de oyun kendini bir “yıldızlar geçidi” formülüne teslim etmiyor; tam tersine, kalabalık kadroyu bir bütün olarak çalıştıran, kolektif ritimle yükselen bir ensemble dili kuruyor. Her oyuncu, sahnede sadece rolünü değil; sahnenin “kumpanya hafızasını” da taşıyor. Bu tercih, oyunun bireysel bir kahramanlık hikâyesine sıkışmasını engelleyen önemli bir dramaturjik hamle.
“Afife”, biyografik bir anlatıyı düz bir çizgide takip etmek yerine, Afife Jale’nin simgesel ağırlığını güncel bir sahne diline tercüme etmeyi hedefliyor. Elimizde yalnızca “ilk” olmanın tarihsel önemi değil; ilk olmanın bedeli, yalnız bırakılmanın anatomisi ve “görünür olma” arzusunun başına açtığı bütün kapılar var. Afife’nin hikâyesi burada, tekil bir trajedi olarak değil; bir sistemin kadın bedenine, kadının sesine ve kadının kamusal varlığına koyduğu bariyerlerin sahneye taşınmış bir dosyası gibi işliyor. Oyun, “var olmanın” romantize edilen bir slogan olmadığını, bazen gerçek anlamıyla yakıcı bir süreç olduğunu hatırlatıyor.
Kumpanyanın İşgal Hafızası
Dönem atmosferinin seçimi —işgal altındaki İstanbul, çok kültürlü bir tiyatro topluluğunun kulisi ve sahne arkası— oyunun güçlü stratejik kararlarından biri. Çünkü “Afife” sadece bir kişinin başına gelenleri anlatmıyor; tiyatronun bu coğrafyada nasıl kurumsallaştığını, kimlerin emeğinin görünmez kılındığını, hangi kimliklerin hem sahneyi hem ülkeyi aynı anda taşıdığını da işaret ediyor. Bu noktada oyunun “çeşitlilik ve kapsayıcılık” meselesine yaklaşımı, günümüzün yüzeysel temsil klişelerini aşmaya niyetli: Bir vitrin değil, bir tarih okuması kurmaya çalışıyor. Aynı hikâyeye farklı dillerin, aksanların ve sahne geleneklerinin sızması; Afife’nin yalnızlığını büyütmek yerine, onun açtığı gedikten geçen herkesin izini görünür kılıyor.
Demet Evgar’ın performansı, oyunun motor gücü. Evgar, Afife’yi sadece “direnen kadın” şemasına hapsetmiyor; kırılganlığıyla, taşkınlığıyla, zaman zaman oyunbaz tarafıyla ve en önemlisi çelişkileriyle oynuyor. Bu sayede karakter, anıtlaştırılmış bir simge olmaktan çıkıp sahnede “insan” olarak nefes alıyor. Evgar’ın fiziksel enerjisi yüksek; ama enerjiyi sürekli yukarıda tutmak yerine, doğru yerlerde frene basması oyunun dramatik etkisini artırıyor. Kısacası performans, yalnızca duygusal yoğunlukla değil, kontrol ve tasarrufla da çalışıyor.
Necip Memili ve Bora Akkaş’ın çoklu karakter performansı, oyunun ritmini diri tutan temel unsurlardan. Riskli bir tercih olmasına rağmen, karakter geçişleri bir “numara”ya dönüşmüyor; aksine dönemin iktidar katmanlarını görünür kılan bir dramaturjik araca evriliyor. Memili, farklı güç biçimlerini aynı bedende dolaştırarak sistemin sürekliliğine dair güçlü bir alt metin kuruyor. Akkaş ise daha akışkan bir hatta, mizah ve ani kırılmalarla sahnenin temposunu dengeliyor. İdil Sivritepe güncel bir rezonans yaratırken, Tilbe Saran disiplinli ve ölçülü ağırlığıyla oyunda ayrı bir eşik oluşturuyor.
Görsel İhtişamın İnce Dengesi
Prodüksiyon tarafında “Afife” iddialı bir görsel evren kuruyor. Müzik, ışık, dekor, kostüm ve kamera kullanımı dönemin kaosunu ve sahne büyüsünü güçlü bir estetikle taşıyor; tempoya ve atmosfere ciddi katkı sağlıyor. Özellikle Afife’nin bazı içsel çatışmalarında sahnede gerçek zamanlı kamerayla çekilip siyah beyaz olarak perdeye yansıtılması, karakterin zihninin içine giriyormuş hissi yaratıyor. Bu tercih, duygusal katmanı derinleştirerek seyirciyi yalnızca tanık değil, neredeyse iç sesin muhatabı hâline getiriyor. Teknik ekip, teknoloji ile canlı tiyatro hissi arasındaki dengeyi büyük ölçüde koruyor. Kamera ve yakın plan estetiği “görünür olma” temasını da güçlendiriyor: Sahneye çıkmak yetmiyor, görülmek de bir mücadele.
Dramaturjik olarak oyun, Afife Jale’nin hayatını belgesel kesinliğinde aktarmayı değil, mirasını bugüne taşıyan bir sahne yorumu kurmayı hedefliyor. Bu yaklaşım yaratıcı bir alan açarken, tarihsel ayrıntıların “hakikat” gibi okunma riskini de beraberinde getiriyor. Biyografik dönemeçler dramatik etki için yoğunlaştığında, gerçek hayatın karmaşıklığı ile sahne dilinin ekonomisi arasında bir sürtünme oluşuyor. Ancak oyun bu gerilimi saklamak yerine görünür kılıyor; böylece didaktik bir biyografi olmaktan çıkıp yaşayan bir tiyatro deneyimine dönüşüyor. Tek perde ve uzun akışa rağmen zaman hissi çoğunlukla kayboluyor; sahne düzeni ve ritim değişimleri seyirciyi içeride tutuyor.
Sonuçta “Afife”, yalnızca bir anma değil; tiyatronun hafızasına dönüp bedelleri hatırlatan bir iş. Kadınların görünürlüğü, çok kültürlü miras ve sanatın yükü tek bir slogana indirgenmiyor. Oyun, alkıştan önce bir iç muhasebe talep ediyor ve o muhasebe salonun dışında da sürüyor.