Vijay Iyer: "Müziğin içinde kaybolmayı seviyorum.”
Paylaş

20 Kasım'da Zorlu PSM sahnesinde İstanbullu cazseverler ile buluşacak Amerikalı sanatçı Vijay Iyer, davulcu Tyshawn Sorey ve basçı Linda May Han Oh ile kurduğu trio ile yine akıllarda yer edecek bir performansa daha imza atacak. Iyer'in kendi deyimiyle kendini keşfe çıktığı bu macerasına dair detaylar ve dahasını dinlediğimiz sohbetimize buyurun. 

Sizi yeniden İstanbul'da dinlemekten mutlu olacağız. Covid-19 ve karantina nedeniyle dünya zor bir dönemden geçti. Siz bu süreçten nasıl etkilendiniz ve bu dönemde kendinize müzikal ve insanî olarak ne anlamlar yüklediniz?
 
Vijay Iyer: Bu süreçten genel olarak kimse olumlu etkilenmedi, gerçekten endişeli ve trajik bir dönem oldu. Yaşadıklarımızın hiçbirini asla hafife almazdım. Pandemi boyunca farklı şekillerde müzik yapabildim. Genellikle ufak tefek sipariş işler yaptım. Klasik müzik için yazmaya eğilimliyim ve bu yüzden birkaç solo enstrümanist kendileri için kısa parçalar yazmamı istedi ve onları kaydettiler, bu işler bir tür kalıp haline geldi. Birbirimiz için müzik yapmak iletişim halinde kalmanın bir yolu oldu. Sağda solda birkaç canlı yayın konseri yaptım, yanısıra, çevrimiçi ders veriyordum, bu yüzden, hiç seyahat etmiyordum bütün bu zaman boyunca New York'ta ailemleydim. Aslında bu turne 2020'nin başından beri ABD'den ilk ayrılışım, bu yüzden bu turne oldukça maceralı geliyor bana.
 
“Uneasy” albümünde iki adet cover parça var. Bunlardan biri Geri Allen'ın "Drummer's Song" adlı çalışması. Neden özellikle bu parça?

Vijay Iyer: Geri Allen benim için bir kahramandı, en sevdiğim piyanistlerdendi, onu ilk 16-17 yaşında dinledim, sonra onunla 18 yaşında iken tanıştım, büyük hayranıydım, kaydettiği her şeyi aldım, tüm gidişatını takip ediyordum. 80'ler ve 90'ların başında müzikte eşsiz ve özel bir yaratıcı güçtü. 98'de New York'a taşındım ve tanışıp birlikte vakit geçirme imkanı buldum. Geri Allen ile bir arkadaş, bir dost gibi olduk, benim için bilge bir büyüğüm gibiydi ya da onun gibi bir şey. Bana karşı hep çok nazik ve dost canlısıydı, son derece cömertti. Hayatımda gerçekten önemli rolü vardı. İnanır mısınız, davul setini bana hediye etti. New York'taki evimde onun davulları var. 2017'de kanserden ölünce hepimiz şok olduk, çok az kişi dışında hastalığını bir sır olarak saklamıştı ve öldüğünde henüz 60 yaşındaydı, şoktaydık, onu ve ailesindeki bazı insanları tanıyordum, birlikte çalıştığı çoğu insanı da tanıyordum, cenazesinde çalmamı istediler, 2017 yazı Newport Caz Festivali'nde onu anmak için işte bu parçayı, "Drummer's Song"u Esperanza Spalding ve Terry Lynn Carrington ile birlikte çaldım. Allen'ın müziğine hayran olduğum 80'lerde ilk kaydettiği zamandan hatırlıyordum ama parçayı gerçekten incelememiştim, daha doğrusu, çalmayı hiç denememiştim diyebilirim. Bu benim açımdan müziğin içten dışa ne kadar karmaşık, ayrıntılı ve güçlü olduğunu anlamam için yeni bir tecrübe oldu. Allen'ın doğaçlamalarının hayranıydım, yani, sadece beceri ve coşku bakımından değil, bilirsiniz, daha iyi olmaya, daha iyisini yapmaya çalıştım, çaldığı tüm farklı kayıtları buldum ve üzerinde çok çalışınca üstesinden gelmeyi başardım. Linda da Allen ile çalmıştı, ayrıca Geri'nin ölümünden sonra bazı konserlerin repertuvarında da yer aldı. Her neyse, bu parça bizim için mükemmel bir araçtı, güzel bir karmaşıklığa, uyum ve açıklık kombinasyonuna sahip. Bu yüzden iyi vakit geçirdik ve hâlâ çalıyoruz. Bu turda da çalıyoruz.


 
Albümdeki diğer cover parça Cole Porter bestesi "Night and Day"in Joe Henderson'ın "Inner Urge" albümündeki düzenlemesine odaklandınız. Sizin versiyonla arasındaki farklar ve benzerlikler nelerdir?
 
Vijay Iyer: Temel fark şu ki, parçayı 4/4'lük yerine 7/4'lük çalıyoruz ve sonuna ekstra birkaç döngü ekledik. Bu bakımdan, Joe Henderson'ın 1966 yılı "Inner Urge" albümündeki armoniye benziyor. İki akor ve iki bas pedal noktası var, biz de o kısmı aynı formda çalmaya karar verdik, bu bize güzel bir çıkış sağlıyor ve bir nevi daha fazla açık alan bırakıyor. Neticede, Joe Henderson'ın Cole Porter'ın orijinalini genişletip karmaşıklaştırarak farklı bir şarkıya dönüştürmek için bulduğu karmaşık bir armoni, ben de o yüzden öyle yaptım, dediğim gibi, temelde Joe Henderson'ın akor gelişimini izledik.
 
Bildiğim kadarıyla "Augury" pandemiden hemen önce bestelenmişti, pandemi ve yeni dünya düzeni hakkındaki öngörünüzden yola çıkan bir tür kehanet mi?
 
Vijay Iyer: Buna evet diyebilir miyim? Bilmiyorum! Biliyor musun, gerçekten bilmiyorum. Aslında yaptığım şey şu idi; Tyshawn ve Linda stüdyodan ayrıldıktan sonra mühendisten bazı solo piyano oluşumlarını kaydetmesini istedim, yani, o anda yaratılmış gibiydiler ve genellikle bunu yaptığımda sadece sezgiyle ilerliyor ve kulağıma bu şekilde akması için izin veriyorum. Bir kehanet olduğunu ya da olmadığını söyleyemem, evet, belki bir nevi kahinim ama hepimizin bir kapasitesi var ve buna açık olmalısınız. Müzik bize bunu yapmamız için alan sağlıyor.
 
Tyshawn ve Linda ile stüdyodaki yaratıcı süreç nasıl gelişiyor? Parçaları siz besteliyorsunuz biliyorum ama Linda ve Tyshawn bu sürece nasıl dahil oluyor?
 
Vijay Iyer: İkisi de müziğimi iyi biliyor, bir süre sonra benim yazdığımın bir önemi kalmıyor çünkü onlar zaten baktıklarında anlıyor ve biliyorlar. "Kind of Blue" veya "Love Supreme" albümlerini dinlerseniz katılan herkesin bir performansı vardır. Bir davet ve yaratma fırsatı vardır... Aslında olan bu. Hepsi orada. Bu anlamda hepimiz olaya derinden dahiliz. Her iki müzisyenle de o kadar uzun süredir devam eden ilişkim var ki, gerçekten fazla bir şey söylememe gerek kalmıyor, hatta hiç bir şey söylemiyoruz. Ben çalmaya başlıyorum ve sonra onlar da benimle çalıyor, çünkü ne çaldığımı biliyorlar, her şeyi anında duyuyor ve benimle çalıyorlar. Birlikte yaratıyor, birlikte inşa ediyoruz.
 
Yaratıcılık kriziniz var mı? Eğer varsa kaçacak özel bir sığınağınız var mı?
 
Vijay Iyer: Kendime karşı nazik ve bağışlayıcı olmaya gayret ediyorum. Başkalarını da dinliyorum, dinlerken bazen kulağım bir şeyi yakalıyor ve sonra onu öğrenmek istiyorum, öğrenirken içimde yeni bir şeylerin açıldığını farkediyorum. Hepimizin bu tür duyarlılıkları vardır ve bu da her zaman yapmaya gayret ettiğimiz anlamına gelir. Dünya hakkında daha fazla bilgi edinmeliyiz, dünya çapında müzik yapmanın farklı yolları var ve farklı yaşam biçimlerini takip etmeliyiz. Yani tüm bu türler ve yaklaşımlar bazen doğrudan, bazen belirsiz biçimde müzik yapmayı besliyor.
 
Günümüzün yaratıcı müzisyeni ve entelektüel bir figürü olarak zihinsel anlamda kendinizi hayata nasıl hazırlıyorsunuz? Beste yapmak için ne kadar araştırma yapıyor ve günde ortalama kaç saat pratik yapıyorsunuz?
 
Vijay Iyer: İnsanlarla beraber olmak ve kendinden daha büyük bir şeye bağlı olmak alçakgönüllülüktür ve ayrıca, her şeyi perspektif içinde tutmaya yardımcı oluyor. Yani, benim için her zaman müzik değil ama özellikle müzisyen ve besteci olarak çok farklı şeyler yapıyorum, mesela bu trio ile çalmak benim adıma çok özel bir durum. Ayrıca, trio olarak hâlâ neler yapabileceğimizi araştırıyoruz. Bu turne bazı şeyleri daha fazla keşfedebilmek için harika bir fırsat, bazı günleri sadece bu konuya odaklanarak geçiriyorum. Turnede iken her gün sound check öncesi birkaç saat piyanoda vakit geçirerek kendime odaklanıyorum çünkü diğer zamanlar sık sık başkaları için klasik müzik gibi benim çalmayacağım şeyler yazdığım için bu anlar bir fırsat oluyor. Orkestrasyon çalışıyorum. Farklı nitelikler ve enstrümanlar üzerine çalışıyorum. Form ve dokulara dair çalışıyorum. Bir müzik parçasıyla ne söylemek istediğim hakkında düşünüyorum. Dediğim gibi, sadece müzisyen değil sanatçı olmak istiyorum (Çevirenin notu: Sohbetin tam bu noktasında Iyer'ın 'neden' ve 'niçin' gibi sorulara dair varoluşsal sonuçlara varan çıkarımları ağırlık kazanıyor ve bu soruların manevi sorular/sonuçlar haline geleceğini de ekliyor).
 
Jack DeJohnette ve Wadada Leo Smith ile "A Love Sonnet for Billie Holiday" isimli yeni bir kayıt TUM Records'tan çıkacak, bu kaydı dinleme şansım oldu ve bu çalışmayı 'meditatif bir kolaj' olarak tarif edebilirim. Bana katılır mısınız? Bu çalışma hakkında ne söylemek istersin? Bildiğim kadarıyla onlarla ilk kez birlikte performans gerçekleştiriyorsunuz.
 
Vijay Iyer: Wadada Leo Smith'i 20 yıla yakın süredir tanırım ve kesinlikle onunla ilk kez çalmıyorum. Bu çalışma 4-5 yıl önce kaydedilmişti. Jack DeJohnette ile evet ilk kez çalıyordum. Johnette efsanevi bir figürdür ve dünyadaki herkesle çaldı. Bunca zaman Miles Davis ve Keith Jarret gibi inanılmaz isimler ve lider isimlerle çaldı. Onunla ilk kez çalmak ve Wadada ile yeniden çalışmak heyecan vericiydi. Wadada ile benim çalışma şeklimiz dediğin gibi medidatif kolajın bir şekli. Bence bu dediğin doğru bir ifade. Beş yıl önce bir ikili albüm yaptık. Bay Johnette ile olan bu proje Wadada'nın projesi idi. Stüdyodo birlikte oluşturduk, biraz Fender Rhodes, biraz piyano, biraz Hammond Org ve org çaldım, oldukça keşifsel bir seans idi. Malcolm X konuşma sample'ları ve bazı elektronik dokular vardı. De Johnette kendi besteleinden bir veya ikisini getirdi. Hakikaten özel bir buluşma oldu. Bu kaydı yaptığımız için onur duydum, benim için harika bir gün olmuştu.
 
Bazen bestelerinizde kendimi kaybediyorum. Kataloğunuzu uzun zamandır dinlediğim için çok beğensem de bazen müzik zevkime göre karmaşık buluyorum. Peki, beste yaparken nerede duracağınıza nasıl karar veriyorsunuz, çünkü, çok basit veya çok karmaşık olabilir. Beste yaparken yeterince iyi olduğuna nasıl karar veriyorsunuz?
 
Vijay Iyer: İçgüdülerimle karar veriyorum, bu oldukça içgüdüsel bir şeydir. Müzik anlaşılmakla ilgili değildir, aslında, bundan daha derin bir şey hakkındadır. Anlamadan önce olan bir şeydir. Duyum, duygu ve bunların teknik nitelikleri veya bunları nasıl yazıp ölçebileceğiniz veya analiz edebileceğinizle ilgilidir. Yani, müzikte kendini kaybetmek benim için bir hedef, müziğin içinde kaybolmayı ve beni sarmasını seviyorum. Beni şaşırtan şeyi seviyorum, ben de bir dinleyici olarak bunu kendim için gerçekleştirmeye gayret ediyorum ve yaparken bunu diğer dinleyiciler için de gerçekleştirmeye çalışıyorum.
 
Peki, ECM Records'ta kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
 
Vijay Iyer:
Harika. Sekiz yıldır ECM ile çalışıyorum. Yedi albüm çıkardım. Bu kısa sürede çok şey oldu ve hepsi birbirinden farklı işlerdi. Bu yüzden, ister yaylı çalgılar dörtlüsü ile, ister Linda ve Leo Smith ile duo, ister saksofon ile veya trio ya da bir film müziği olsun yapamak istediğimi yapabiliyormuşum gibime geliyor. ECM elli yıldır 1.700 albüm ve çok sayıda klasik kayıt olarak oldukça prestijli bir katalog oluşturdu. Art Ensemble of Chicago ya da Steve Reich ya da Billy Hart ya da Roscoe Mitchell olsun ya da Leo Smith'in plâk şirketindeki iki albüm olsun hangisi olursa olsun, ayrıca, onlarca Keith Jarrett albümü, bunların hepsi ikonik kayıtlar, o albümlerle aynı yerde olmak bile harika, onlarla aynı soydan sayılmak benim için bir onur.

 

Daha önceki konserlerden hatırladığınız kadarıyla İstanbul seyircisini nasıl tanımlarsınız?
 
Vijay Iyer: İstanbul'a ziyaretlerim çok hızlı oldu hep ama hep hoş hatırlıyorum ve İstanbul'da iyi karşılandığımı hissediyorum. Biliyorum ki hepimiz gibi Türkiye için de çalkantılı bir dönem oldu ama ben hep insanlığın yanında oldum. Müzik yapmak insanlararası tanışmadır. Sıcak ve tutkulu bir kültürünüz var ve hayatı, müziği, sanatı seviyorsunuz, bu yüzden hep hoş karşılandığımı hissediyorum.
 
Peki, Türk müziği hakkında ne düşünüyorsunuz? Türk caz müzisyenlerini tanıyor musunuz?
 
Vijay Iyer: New York'a ilk taşındığımda kısa bir süre bir grupta çaldım. Atilla adında bir adamla tanıştım (Muhtemelen iki yıl önce ölen davulcu ve orkestra şefi Atilla Engin'i kastediyor). Türk müziklerini büyük gruplara uyarlıyordu ve aranjmanları çok değişkendi, o müziğin parçası olmak eğlenceliydi. Geçenlerde bir fotoğrafçı arkadaşım bana rock, punk ve çağdaş Türk müziğinin saatlerce süren bir playlistini verdi. O müziklerin popüler olanlarında bile halk müziği motiflerini işitmek ilginçti. Ortadoğunun dört yanından, İran'dan, Irak'tan ve Lübnan'dan müzisyenlerle çalıştım. Yapılar, ritmler, melodik unsurlar ve mikrotonlar açısından bir aile benzerliği var diyebilirim.

Röportaj, Cazkolik.com ekibi Feridun Ertaşkan ve Burak Sülünbaz tarafından gerçekleştirilmiştir.