Tüm Sınırları Yutmaya Hevesli Bir Evren: Neo-Klasik
Paylaş

Yeni nesil tarafından benimsenen neo-klasik enstrümental müzik, tarzlar arasında sınırları kaldırarak yeni yaratıcı deneyimlerin kapısını açabilir.

Klasik müziğin süper star yorumcuları ve orkestra şefleri, şık kıyafetler içinde verdikleri performanslarla prestijli konser salonlarını dolduruyor olsalar da; yaşlanan dinleyici profili, geleneksel beklentiler ve finansal zorluklarla boğuşan klasik müzik, uzun zamandan beri kaygan zeminde. Modern sanat tarihinin milyon dolarlık tablolarını görmek ve Kandinsky posterleri alabilmek için müzelerde sıra bekleyen kuyruklar, konser programlarına gelince Stravinsky ya da Schoenberg’in ismini duyduklarında ne yapacaklarını bilemiyor.

Tüm bunlara rağmen konservatuar eğitiminin kendilerine hükmetmesine izin vermeyen yeni nesil neo-klasik sanatçılar (çoğu bu kavramı da kullanmayı sevmiyor); klasik dünyanın entellektüel, atonal kompozisyon görüşlerini bir kenara koyup deneysellikleriyle özgün tarzlarını ve takipçilerini yaratma peşindeler. John Cage, Philip Glass ya da Arvo Pärt’tan aldıkları ilham kadar klasik müzik mirasından da beslenen bu yeni nesil besteciler ve sanatçılar; kendi alametifarikaları synthesizerlar, modifiye edilmiş piyanolar ya da farklı enstrumanlarla yineledikleri melodilerinde düşündürücü bir dönüşümün öncülüğünü üstleniyorlar.

Neo-klasik, minimal ve deneysel müziğin yeni nesil arasında popülerleşmesinde bayrağı çeken Nils Frahm, Nico Muhly, Peter Broderick ve Ólafur Arnalds gibi yıldızlar; gençlikleri, kurallara boyun eğmeyen asi duruşları ve farklı janralar arası yaratıcı geçişleriyle, kendilerine elektronik müzikle birlikte sürekli büyüyen duygu yüklü bir evren yaratıyorlar. Özgün atmosferik tarzlarında; indie rock, hip-hop, dans ve ambient unsurlar hiç beklemediğiniz bir anda melankolik melodilerin içinden geçip yeni hikayeler anlatmaya başlayabiliyor. Erased Tapes, New Amsterdam Records ve 13071 gibi bağımsız plak şirketleri, bu sanatçılar aracılığıyla kısa sürede müdavimlerini oluşturarak klasik müziğin köklerinin radikal bir şekilde yorumlandığında, yeni tecrübelere açık, hatta özellikle farklıyı arayan, genç kuşaklarla paylaşılabileceğini gösterdi.

 

Mozart’tan Önce Max Richter’i Dinleyen Playlist Jenerasyonu

Neo-klasik müziğin genellikle 1981 sonrası doğumlu olan bu yeni kuşak sanatçıları; MTV, clubbing ve internet ile büyüyen bir nesille aynı havayı solumanın ne demek olduğunu iyi biliyor. 2000lerin ikinci yarısından itibaren yükselerek dünyanın en büyük salonlarını hıncahınç dolduran neo-klasik konserlerin bir numaralı takipçilerini 20’lerinde ve 30’larındaki konsere giderken en sevdiği kotu giymekten vazgeçmek istemeyen yeni nesil dinleyiciler oluşturuyor. Müzik aletlerini bozmaktan korkmayan, hatta elektronik devrelerle içe geçiren, çağdaşları bir bestecinin sahnede yarattığı atmosfere yakından tanık olmak ve etkinlikten bir nevi manevi tatminle ayrılmak istiyorlar. Bu tarz konserlerin bir kısmının kiliselerde gerçekleşiyor olması hiç şaşırtıcı değil. İster Royal Albert Hallda 5000 kişilik Ólafur Arnalds performansı olsun, isterse Berlin’de Nils Frahm Funkhaus konseri olsun, neo-klasik müziğin getirdiği soluk sadece elektronik tınılarda değil; aynı zamanda klasik müzik salonlarının uzun zamandan beri hasret kaldığı genç kitlenin heyecanında saklı.

Bundan yüz yıl sonra müzik tarihçilerinin ve antropologların geriye dönüp baktığında bu yeni kitleye vereceği ad muhtemelen playlist jenerasyonu olacak. Son 10 yıldır yeni neslin işitsel zevkine hükmeden Spotify’ın ya da benzeri streaming platformlarının etkisiyle; çağımızın baskın estetik arayışı, her durum ve modu en uygun yansıtabilecek şarkı listelerini bulmaya olan merak olarak özetlenebilir. Şehir hayatı, insan ilişkileri ve zamanın temposu yeteri kadar yorucu. Özellikle “çalışma müziği”, “maksimum konsantrasyon” ve “chill notes” gibi çalma listeleriyle hayatlarının fonuna “mükemmel” piyano parçaları koyan yeni nesil dinleyeciler, algoritmik önerilerle kendi duygularını yansıtan, kimi zaman da manipüle eden müziğin atmosferine sığınıyorlar. Playlistleri üzerinde psikolojik sahiplik hisseden ve parçaları albümlerinden sökerek müzik deneyimlerini kişiselleştirdiğini düşünseler de aslında çok daha büyük bir ruhun, deyim yerindeyse zeitgeist’ın, ve mega datanın bir parçaları halindeler. 3 milyardan fazla şarkı listesinin bulunduğu Spotify’ın “Peaceful Piano” listesi 5.5 milyon ile neredeyse Slovenya nüfusunun 3 katı kadar takipçiye sahip. Dolayısıyla neo-klasik sanatçıların daha geniş kitlelerce keşfedilmesine ve konserlerinin boş geçmemesine şaşırmamak lazım.

Algoritmalarla Dinlemeniz Kimin Umurunda?

Elektronik müziğin öncülerinden besteci ve müzik kuramcısı Milton Babbitt, 1958’de High Fidelity dergisinde çıkan "Who Cares if You Listen?” yazısında, bestecinin genel halkı her zaman tatmin etmesi gerekmediğini; daha çok yeteneklerini ve kişiliğini temsil etmesi gerektiğini savunuyordu.  Eminim Babbit’in, müziği okumaktansa hissetmeyi tercih eden yeni nesile de söyleyeceği birkaç şey olurdu. Yine de neo-klasik yıldızlar, direk erişim sayesinde hem yeteneklerini hem de kişiliklerini koruyarak kendilerine bir yer edinmiş duruyorlar. Maestrolarsa, neo-klasiğinin yazılmamış manifestosunu ve yeni nesil dinleyicilerini kucaklayarak bambaşka alanlar açabilirler.

 

Yazı: Gökçe Erbatu