Teknoloji ve Moda Dünyasının Son Dönem Buluşması: Modanın Geleceği
Paylaş

Lüksle bağdaştırılmadığında bile yeni teknolojiye daima ayak uyduran moda endüstrisi, tasarımcılarla bilim adamlarının işbirliği, çevreye duyarlı üretim modellerinin keşfi ve demokratikleşen erişim kanallarıyla yeni bir devre giriyor. Bu yeniliklere ilgi her gün artarken gelişen farklı uygulamalara ve modanın geleceğine göz atıyoruz.

 Podyumlarda sanal gerçeklik

Son on yılda 360 derece video teknolojisi, sanal gerçeklik ve hologramlar dahil olmak üzere farklı teknolojilerle modaya erişimi kolaylaştıran, defile deneyimini ve perakende alışverişi de değiştirmeye başlayan teknolojilerin kullanıcıları gittikçe artmakta. Büyük moda evlerinden yenilikçi son dönem tasarımcılara, yüksek modaya erişimi demokratikleştiren yenilikler olarak kabul edilen bu gelişmeler, İsveçli tasarımcı Ida Klamborn’un yaptığı gibi defilelerin en önden koltuklarını bile bu amaç için kullanabiliyor.

360 derece video teknolojisini defilelerinde kullananlar arasında Balenciaga’dan Hüseyin Çağlayan’a, Rebecca Minkoff’tan TopShop ve Tommy Hilfiger’a birçok isim yer alıyor. Mobil uygulamalardan eş zamanlı izlenebilen, kullanıcılarına podyuma seyirciden bile daha yakın olma deneyimini sunabilen bu seçeneklerin yanı sıra, Dior’un geliştirdiği Dior Eyes gibi uygulamalar veya Elle dergisinin Jaunt ile yaptığı işbirlikleri, sanal gerçeklik sayesinde kullanıcıları yalnızca defilelere değil, mağazalardan podyumlara, sahne arkasına, moda evlerine ve hattâ fotoğraf çekimlerine bile götürüyor.

Bu sarmal teknolojilere dair bir başka uygulama da holografik defiler. 2006’da Alexander McQueen’in “Widows of Colluden” defilesinin kapanışında nefesleri kesen ve New York’taki Met Kostüm Enstitüsü ile Londra’daki Victoria & Albert Müzesi’nde sergilenen Kate Moss hologramı bu uygulamaların başını çekerken, 2007’de Target mağazalarının hazırladığı sanal podyum ve mankensiz defile, 2011’de ise Alman marka Stefan Eckert ile Tim Jockel’ın beraber hazırladığı üç boyutlu holografik defile bu teknolojiye dair hatırı sayılır örnekler arasında yer almıştı.

Bazı marka ve firmalar ise aynı teknolojileri mağazalarının içine, deneme odalarına, bazen de online mağazalarına entegre ediyor. Rebecca Minkoff mağazalarının deneme odalarındaki interaktif dokunmatik aynalar müşterilere mağaza içerisinden sipariş ve içecekler getirirken, Burberry mağazalarındaki yüzlerce ekran, kullananları hem podyumun göbeğine taşıyor, hem de hava simülasyonlarıyla ünlü yağmurluklarına yönlendirebiliyor. Fit.me gibi şirketler ise online alımlarda kıyafetlerin müşterilerin tam üstüne göre olduğunu garantileyebilmek adına robotik teknolojiler ve sanal deneme odaları kullanıyor ve ürünü geri gönderme riskini minimize etmeye odaklanıyor.

Couture heykeller

Bu yılın MET Galası teması Manus X Machina ile gündemde daha da çok yer bulan, modanın önde gelen tasarımcılarının da yavaş yavaş haute couture’a entegre ettiği teknolojik üretim biçimleriyle hayata geçirilen kıyafetler, el işi ve makine işini çevreye duyarlı bir şekilde ve pürüzsüz bir uyum içerisinde bir araya getirerek müzelere yaraşır heykeller yaratabiliyor. 3D baskı, lazerle kesim, yazılımlarla üretilen desen ve baskı ile dijital örgü ve dokuma teknikleri artık Project Runway gibi programlara bile rahatlıkla dahil edilebiliyor.

Bu alanda, teknolojiyi sıklıkla kullanan Hüseyin Çağlayan, Francis Bitonti, Monika Vaverová ve 2010’da ilk defa 3D baskılı haute couture bir parçayı defilede gösteren Hollandalı Iris van Herpen gibi ferdî tasarımcılar ve özel koleksiyonlar daha ön plana çıkıyor. Fakat bir yandan LED ışıklarla bezeli elbiseler, hareketli robotik ve motorlu kıyafetler ya da suda eriyebilen kullanımlarıyla çok da pratik olmayan sanat parçaları yaratılırken, bir yandan da bakterilerle boyanmış atkılardan sıfır atık üretilerek lazerle hazırlanan elbiselere, okyanus atıklarını kota çevirebilen teknolojilerden laboratuvarda suni olarak üretilmiş deri kullanımına, çevreye duyarlı yeni üretim ve tasarım imkânları da boy gösteriyor. Yakın dönemde bu çeşit parçaların en büyük şampiyonu ise #techstyle, Manus X Machina: Fashion in an Age of Technology ve Tranforming Fashion gibi sergilere yer veren güzel sanatlar, moda ve kostüm müzeleri gibi görünüyor. 

Giyilebilen teknoloji ve teknolojik giyim

Hayatımıza oldukça hızlı bir şekilde adapte ettiğimiz Apple Watch gibi teknolojilerin daha ilk basamağı olduğu giyilebilen elektronikler ve aksesuarlar ise hızla büyüyen bir endüstriye dönüşüyor. IDTechEx’e göre önümüzdeki on yılda neredeyse yüz milyar dolarlık bir pazara dönüşmesi beklenen bu sektör, teknoloji konferanslarında ve start-up kültüründe de kendine gittikçe büyüyen bir alan çiziyor.

Modaya ilk ayak uyduran, bileziğe benzetilen Fitbit’lerden, kullanışsızlığı ilk çıktığında büyük tartışma yaratan fakat Diane von Furstenberg’ın kucak açtığı Google Glass’e, bu ürünlerin çeşitliliği hızla artıyor. Örneğin bir yıl kadar önce Austin bazlı konferans South by Southwest’te geleceği tartışılan bu aksesuarların, Frog Design Inc. gibi şirketler aracılığıyla kolye veya bilezik olarak takılabileceği ve bizlere yol bulmak, hava temizlemek veya yağmuru engellemek gibi kullanımları olan giyilebilir drone’lara yönelebileceği öne sürülmüştü.

Fakat yalnızca aksesuarlarla sınırlı kalmayan bu alanın bir başka kulvarı olan teknolojik giyimler, üzerimize giydiğimiz kıyafetlere yepyeni ek fonksiyonlar getirmeyi ve bunları bir yandan da görünmez kılmayı hedefliyor. Pauline van Dongen’in içerisinde güneş panelleri saklı, güneşte iki saat kaldıktan sonra cep telefonu şarj edebilen elbisesi veya geleneksel moda evi Ralph Lauren’in giyenin vücut datasını telefonuna yollayan biyometrik spor üstleri de bunlara örnek sayılabilir. Havanın kirliliğinden renk değiştiren ve hava kalitesini ölçebilen tişörtlerden vücut kokusunu yok edebilen yoga kıyafetlerine, bu sektördeki gelişmeler bilim kurguyu aratmayacak yönlerde ilerliyor.

Yazı  Leyla Aksu