Sahnenin Korkutan Karakterleri
Paylaş

Sahne ile korku janrının iniş ve çıkışlı beraberliği, tam anlamıyla 19. yüzyılın sonunda, Paris’in tartışmalı Le Théâtre du Grand-Guignol’unda başlamıştı. Dehşet saçan bir berberden lisede intikam estiren gençlere, o tarihten günümüze, korkulu sahne prodüksiyonlarını ve ikonik karakterleri hatırlıyoruz.

Marquis de Sade ve Jean-Paul Marat

İki zıt düşünürü sahnede buluşturan, tarihten ilham almış vahşet dolu bir hikâye olan Marat/Sade, 1964’te ilk sahnelendiğinde alternatif tiyatroda çığır açan ve o dönemden bu yana neredeyse her prodüksiyonundan seyircilerin ortasında çıktığı, hattâ hastalandığı bir oyun olarak biliniyor. Bir yandan devrim, ferdiyet ve eziyet gibi konulara değinen bu oyun içinde oyun, ismini sadizme vermiş, şişman, mesafeli ve küçümseyici nihilist Marquis de Sade’ın akıl hastanesinde geçirdiği dönemde, diğer hastalara Jean-Paul Marat’ın öldürülüşünü konu eden bir oyun sahneletip tüm sapkınlığıyla “oyuncularının” elinde durumun vahşet, kan, işkence ve çıplaklıkla kaosa sürüklenmesini izletiyor. Oyun boyunca küvete hapsolmuş, hastalıklı, bandajlarla sarılı radikal düşünür Marat’ın buharlar arasında kendi cinayetini beklerken umutsuzluğa ve deliliğe bürünen şiddet ve devrim çağrıları ise gerçekleşemeyen değişimin acımasız sesi oluyor.

 

Sweeney Todd

Tim Burton ve uzun işbirlikçisi Johnny Depp’in elinden beyazperdeye uyarlanmadan uzun yıllar önce, ilk olarak Victoria dönemindeki ucuz romanlarda okuyucuların karşısına çıkan, daha sonra da 1973’te tiyatroya gelen Sweeney Todd, 1979’da Stephen Sondheim aracılığıyla Broadway sahnesine Sweeney Todd, the Demon Barber of Fleet Street olarak adım attı. Haksız yere sürgüne gönderilen ve yokluğunda ailesinin başına gelenlerden dolayı intikam ateşiyle İngiltere’ye geri dönen berber Todd, oyun boyunca hayatını elinden alan yargıca ve daha sonra da tüm müşterilerine tıraş bıçaklarıyla sessiz bir dehşet salmaya başlıyor. Bir yandan da kendini bol ölümlü bir sona sürükleyen Sweeney Todd, sahnede döktüğü kan kadar trajik olan sayılı karakterlerden. Oyunun müzikali ise korku janrının Broadway’deki en başarılı örneklerinden.

 

 

Arthur Kipps

West End sahnelerinde en uzun kalan korku hikâyesi olan ve artık okul müfredatlarında bile yerini almış The Woman in Black, 1987’den beri minimal yapısıyla seyircileri koltuklarında hoplatıyor. Klasik hayalet hikâyelerinden izler taşıyan bir başka oyun içinde oyun olan bu yapım, kendi geçmişinden, yaşadığı ve anlam veremediği doğa üstü ve akıldışı deneyimlerden kurtulmaya çalışan yaşlı Arthur Kipps’i, pragmatik, akılcı ve biraz da kibirli gençliğiyle karşı karşıya getiriyor. Bir zamanlar pratik ve genç bir avukat olan Kipps’in, ölen bir müvekkilinin yarım kalan işlerini sonlandırmak üzere gittiği ücra kasabada, duymaya ve görmeye başladığı gizemli, hastalıklı bir kadınla trajediye sürüklenen hayatı, geleneksel yapısına rağmen seyirci için beklenmeyen korkular barındıran gerilimli bir deneyime dönüşüyor.

 

Carrie

Stephen King’in kaleminden ilk olarak beyazperdeye uyarlanan Carrie’nin sahneye çıkışı oldukça çalkantılı bir hikâye. Baskıcı bir anneyle büyüyen ve okulda acımasızca dalga geçilen utangaç Carrie’nin tanıdık hikâyesi ve yaşadığı aşağılamaların sınırına ulaştığında keşfettiği telekinetik güçleriyle kandan geçilmeyen bir katliama dönüşen ikonik intikamı, 1988 yılında seyirciyi şaşırtan ve kutuplaştıran bir müzikal olarak Broadway’e geldi. Ancak bu müzikal, prodüksiyonun tehlikeli teknik arızaları ve uyarlamayı yerden yere vuran yorumlar nedeniyle açılışından üç gün sonra kapandı ve 2000’li yıllara kadar tekrar sahnelenemedi. Efektlerinin ve şarkılarının abartısı, geleneksel korku ve kampın ortasında da seyreden havasıyla Broadway tarihinin en ilgi çeken başarısızlık örnekleri ve finansal kayıplarında biri olan Carrie, 2012 yılında Off-Broadway’de gerçekleşen yeni uyarlamasıyla, yıllar sonra ödüllere layık bir şekilde kurtarıldı.

Veronica Sawyer

1980’lerin akıllara kazınan, gençlik komedisiyle cinayeti buluşturan ve ölü sayısı da bir hayli yüksek olan kült filmi Heathers, yıllardır beklenen televizyon uyarlaması henüz gerçekleşemeden, 2010 yılında Reefer Madness ve Legally Blonde gibi yapımların arkasındaki isimler tarafından hiç beklenmeyen bir rock müzikali olarak uyarlandı. 2014 yılında Off-Broadway’e çıkan Heathers: The Musical, akıllı, uyumsuz ve içerisinde bulunduğu popüler ve acımasız arkadaş grubu “Heatherlar”dan şikâyetçi olan Veronica’nın, yeni öğrenci J.D.’nin gelişiyle karamsar şakalardan felakete dönüşen istekleri ve kazara ortak olduğu üstü örtülü cinayetleri sahneye taşıyarak lise hayatının acımasızlığına kapkaranlık ve keskin bir şekilde göz atıyor.

Patrick Bateman

Bret Easton Ellis’in aynı adlı romanından uyarlanan korku ve kıyımla dolu müzikal American Psycho, zengin ve genç yatırımcı Patrick Bateman’ın seksenlerin Wall Street’inde lüksler içinde geçen günlük hayatını konu ediniyor. Müzikleri Dunkan Sheik tarafından hazırlanan ve 2013 yılında Matt Smith (Dr. Who) ile Londra’da açılışını yapan, daha sonra ise Benjamin Walker (Bloody Bloody Andrew Jackson) ile Broadway’e taşınan müzikal, karizmatik Bateman’ın aracılığıyla tüketim toplumunun yüzeyselliği ve manasızlığına gönderme yaparken, karakterin gittikçe ağır basan karanlık dürtüleri ve çaresizliği, oyun boyunca dozu ve vahşeti artan cinayetlere yol açıyor. Prodüksiyondaki kan yoğunluğunun çokça tartışıldığı American Psycho, seyircilerini bile kana bulamasına rağmen sürpriz bir başarı yakaladı.

 

 

Yazı  Leyla Aksu – İllüstrasyon  Sadi Güran