sahne, tiyatro, müzikal, sergi: DÜNYA SAHNELERİNDE NELER OLUYOR?
Paylaş

Les Liaisons dangereuses

İhtiras dolu klasik hikâyesiyle Les Liaisons dangereuses, başrollerindeki Tony ödüllü Janet McTeer ve Liev Schreiber’ı Broadway sahnesinde buluşturuyor. Geçtiğimiz yıl Londra’da büyük başarı yakalayan prodüksiyon, Oscar ödüllü yazar Christopher Hampton’ın meşhur uyarlamasının üçüncü sahneye uyarlanışı ve Donmar Warehouse’un Olivier ödüllü sanat yönetmeni Josie Rourke tarafından ele alınıyor. Pierre Choderlos de Laclos’un 1700’lerin sonunda skandallarla yayınlanan bu romanı, 18. yüzyılın Fransa’sında genç bir aristokratı ayartmak gibi tehlikeli bir uğraşa soyunan iki eski sevgili Marquise de Merteuil ve Vicomte de Valmont’un tutku, rekabet ve intikam dolu öyküsünü konu ediyor. Ekim sonunda açılacak olan oyun, Ocak’ın sonuna kadar New York sahnesinde görülebilir.

 

The Red Barn

Londra’daki National Theatre’ın bu sezon sahnelediği yeni oyunlardan The Red Barn, David Hare’in (Skylight, Pravda) Belçikalı polisiye roman yazarı George Simenon’un La Main adlı romanından yaptığı son uyarlama. Londra sahnesinde prömiyerini gerçekleştirecek olan bu gerilim dolu parçanın başrollerinde ise Mark Strong (A View from the Bridge), Hope Davis (God of Carnage) ve Elizabeth Debicki (The Night Manager) gibi isimlerin başını çektiği deneyimli bir kadro görüyoruz. 1969 yılının Amerika’sında, soğuk ve karlı bir kış gecesinde şık bir partiden sonra eve dönerken iki evli çiftin başına gelenleri oldukça ağır ve durgun bir dille anlatırken, The Red Barn, hayatıyla ilk defa yüz yüze gelen bir adamın, sessizliğin içinde büyüyen kıskançlık ve nefretlerin gün yüzüne çıkışını inceliyor. Olivier ödüllü yönetmen Robert Icke (1984, Oresteia) tarafından aralıksız olarak sahnelenen ve tekniğiyle biraz da sinemaya bakan bu yapım, Ocak’ın ortasına kadar sahnede.

 

Oh, Hello on Broadway

Ünlü komedyenler Nick Kroll ve John Mulaney’nin uzun yıllardır hayat verdiği Oh, Hello adlı skeç komedisi, sonunda Broadway sahnesindeki yerini alıyor. İkilinin ilk olarak komedi kulüplerinde ve televizyon ekranlarında hayata geçirdiği bu karakterleriyle off-Broadway’de yakaladıkları başarı ve bir de ülke turunun ardından şekillenen oyunları, her seferinde biraz form değiştiren, hem geleneksel karakter komedisi, hem de stand-up ve doğaçlama barındıran eğlenceli bir gösteri. İkisi de yetmişli yaşlarında olan ve New York’un Upper West Side mahallesinde beraber yaşayan Gil Faizon ve George St. Geegland adlı iki arkadaşın maceralarına odaklanan Oh, Hello, her gece seyirci arasında boy gösteren Lena Dunham, John Oliver, Bill Hader, Marcia Clark veya Seth Meyers gibi isimleri de oyunun bir parçası hâline getiriyor. Ekim’de başlayan Oh, Hello on Broadway, Ocak sonuna kadar Broadway’de.

 

Lazarus

David Bowie’nin ellerinden sevenlerine kalan en son çalışmalardan bir tanesi, Tony ödüllü Enda Walsh ile beraber hayata geçirdiği müzikal Lazarus, Broadway’in ardından ana kadrosuyla West End sahnesine taşınıyor. Son birkaç sezonun vazgeçilmez ismi Ivon van Hove’nin yönetmenliğinde gerçekleşen ve Walter Tevis’in The Man Who Fell to Earth adlı romanından yola çıkan bu müzikal, Nicolas Roeg’in aynı adı taşıyan 1976 yapımı kült filminde Bowie’nin canlandırdığı ve hâlâ dünyada takılı kalmış bir hâlde bekleyen, bir türlü ölemeyen Thomas Newton’ı yeniden karşımıza çıkarıyor. Michael C. Hall (Dexter, Hedwig and the Angry Inch), Michael Esper (Frances Ha, American Idiot) ve Sophia Anne Caruso’nun (The Sound of Music Live!) başını çektiği yapım, Bowie’nin hem daha önce yayınlanmış hem de yeni parçalarına yer veriyor. Şimdiye kadar izleyenleri görüntüsü, müziği ve hikâyesiyle hem şaşırtmış ve kafalarını karıştırmış, hem de güzelliğiyle hayran bırakmış Lazarus, Ocak ayının sonuna kadar devam edecek.

 

Lulu

İngiltere’nin Ulusal Operası (ENO), Hollanda Ulusal Operası ve New York’un Metropolitan Operası’nın ortak yapımı Lulu, Güney Afrikalı yönetmen William Kentridge’in yönetmenliğinde ve soprano Brenda Rae’nin önderliğinde Londra’daki Coliseum sahnesine geliyor. Avusturyalı besteci Alban Berg’in Alman yazar Frank Wedekind’in iki oyunundan yola çıkarak hazırladığı, hayatı boyunca uğraştığı ve ölümünde bile hâlâ tamamlanmamış olan Lulu, bir aşktan öbürüne koşan bir kadının yükselişi, inişi, ve Karındeşen Jack ile karşı karşıya geldiğinde son bulan zorlayıcı hikâyesini anlatıyor. Müzikal yapısı, tekniği ve konusu itibariyle en özgün modern operalardan biri olarak bilinen, 40 yıl tamamlanmamış haliyle sahnelendikten sonra Friedrich Cerha tarafından tamamlanarak ilk defa 1979 yılında seyirci karşısına çıkan bu opera, Kentridge’in ellerinde ilişkilerdeki güç dinamiklerine odaklanan, basit anlatımdan kaçan ve arzunun mantıksızlığıyla boğuşan bir yapıma dönüşüyor. Yönetmenin artık tanıdık el yapımı siyah-beyaz mürekkep çizimleri ve animasyonlarıyla biraz da Weimar döneminin havasını taşıyan Lulu, Kasım’ın ilk iki haftası boyunca sahnede.

 

Francis Picabia: Our Heads Are Round so Our Thoughts Can Change Direction

Dada hareketinin başını çeken, fakat çok geçmeden akımla yollarını ayıran Fransız avant-garde sanatçı Francis Picabia’nın tüm kariyerine odaklanan ilk Amerikan sergisi “Our Heads Are Round so Our Thoughts Can Change Direction,” MoMA’da düzenleniyor. Resim, şiir, yayıncılık, performans sanatı ve film dahil olmak üzere ortamdan ortama ve stilden stile atlayan Picabia’nın kariyeri boyunca empresyonizm, puantilizm, kübizm, sürrealizm ve gerçekçilik dahil olmak üzere birçok farklı akımla kesişen çalışmaları, Kunsthaus Zürih işbirliğiyle düzenlenen ve Cabaret Voltaire’in 100. yılına denk getirilen bu retrospektifte yer alıyor. Sanatçının ressam olarak üzerinde çalıştığı 125 kadar tabloyu, kâğıt üzerine çalışmalarını, illüstrasyonlarını, sinema ve tiyatro için yazdığı senaryoları, bir filmini ve dergilere yazdığı makaleleri dahil eden sergi, sürekli olarak üretim hâlinde olan, sanat dünyasını sorgulayan ve şekil değiştiren bir sanatçının hikâyesine ışık tutuyor. Küratörlüğünü Anne Umlaud ve Cathérine Hug’un üstlendiği Our Heads Are Round... Kasım’ın sonunda açılıyor ve 2017’nin bahar aylarına kadar MoMA’da kalıyor.

Yazı  Leyla Aksu