Röportaj: Víkingur Ólafsson
Paylaş

Röportaj & Çeviri: Emre Eminoğlu

27 Eylül’de Neue! Step kapsamında Zorlu PSM’de dinleyeceğimiz Víkingur Ólafsson, 2017 yılında 45. İstanbul Müzik Festivali’ne konuk olmuştu. Nadir bulunan bir virtüözlüğe sahip, tutkulu bir sanatçı olmasına ve ülkesi İzlanda’da birçok ödül kazanmış bir piyanist olmasına rağmen ben kendisini o zamanlar yeni keşfetmiştim. Bu keşif, festival programı açıklandığında olmuştu - tam da Philip Glass’ın Piano Works eserlerini yorumladığı son albümü, Deutsche Grammophon etiketiyle yayınlandıktan birkaç hafta sonra… Aylar boyunca dahi bir bestecinin notalarını onun yorumuyla yetmezmiş gibi, Víkingur Ólafsson’un İstanbul resitali de bir başka dahinin notalarından oluşan büyülü bir geceydi - Johann Sebastian Bach’ın Goldberg Çeşitlemeleri. İşte o konserden bir gün önce Víkingur Ólafsson sorularımı yanıtlamıştı.

Aslında Nordik ülkelerin sanatına, tasarımına, sinemasına, popüler veya alternatif müziğine burada, İstanbul’da oldukça aşinayız. Ama klasik müziğine değil. İzlanda’daki klasik müzik sahnesi nasıl?

Bence heyecan verici bir sahne, çok genç bir sahne. İzlanda köklü bir müzikal tarihe sahip bir ülke olsa da bu on dokuzuncu yüzyıla dek tamamen halk müziğinden ibaret. Klasik müzik besteleyen ilk bestecilerimiz on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış, yani barok, klasik, hatta neredeyse romantik döneme ait hiç klasik müzik eseri verilmemiş İzlanda’da; her şey on dokuzuncu yüzyılın sonunda ve yirminci yüzyılın başlarında başlamış. Bu yüzden klasik müzik sahnemizin daha özgür olduğunu, tarihin yükünü çok fazla taşımadığını düşünüyorum. Birçok insan birçok beste yapıyor, birçok insan aynı zamanda enstrüman da çalıyor ve bazı insanlar sadece müzik çalıyor - benim gibi. Küçük bir sahne olabilir ama İzlanda’da sadece 300 bin insan yaşıyor, bu nedenle oldukça yoğun. Çok fazla müzisyen, çok fazla müzik grubu, çok fazla besteci, çok fazla müzik çalan insan… Sadece bir profesyonel orkestramız olsa da aynı zamanda çok fazla ufak topluluk var, üstelik bu orkestra ve topluluklardaki birçok insan bir pop müzik grubunda, hatta bir heavy metal grubunda da çalıyor olabiliyor. Biraz çılgınca, çünkü çok az insanımız var, ama bazen çok ilginç sonuçları olabiliyor. Aynı zamanda alternatif, pop müzik yapan müzisyenlerin, Sigur Rós ya da Björk gibi, çok klasik insanlar. Bunlar çok güçlü bir klasik müzik geçmişine sahip insanlar. Kısacası, müzik tarzları arasında çok net sınırlarımız olmadığını, bunun da işleri ilginç hale getirdiğini düşünüyorum.

Peki sen bu ilginç klasik müzik sahnesinin bir parçası haline nasıl geldin?

Annem de babam da müzisyen. Annem bir piyanist, bir piyano öğretmeni, babam da bir besteci, aynı zamanda mimar. Yani benim için gerçekten doğal yoldan oldu. Şahane bir Steinway kuyruklu piyanomuz var ve o benim gençliğimdeki en önemli oyuncaktı. Her zaman bir piyanist olmak istediğimi biliyordum çünkü yapacak daha eğlenceli bir şey bulamıyordum. Hâlâ da öyle! Böylece 18 yaşıma kadar, İzlanda’da büyürken bir piyanist oldum; sonra eğitimim için New York’a gittim. Bu da önemliydi çünkü İzlanda her ne kadar inanılmaz bir ülke olsa da küçük bir ülke. Bu yüzden müzisyenler ve sanatçılar için dünyanın geri kalanına maruz kalmak, benim eğitim gördüğüm Julliard gibi bir yere gitmek, Carnegie Hall konserlerini dinlemek ya da Metropolitan Operası prodüksiyonları görmek ya da müzik konusunda en az onlar kadar ciddi yaşıtlarıyla tanışmak önemli. İzlanda’da biraz yalnız hissediyordum. Bu yüzden böyle bir denge var, İzlanda genel olarak böyle. İnsanlar etkileşim ve dünyanın geri kalanını görmek için seyahat ediyorlar ama sonra bu capcanlı müzik sahnesine sahip olmak için geri dönmeye eğilimliler.

New York da çok çılgın olmalı. Bir şeyler kapmak, daha iyisi olmak için dünyanın her yerinden gelen onca insan… Genç bir piyanist olarak orada karşılaştığın en büyük zorluk neydi?

Bence genç bir piyanist olmak her yerde çok zor. Çünkü etrafta çok fazla ilginç, iyi piyanist ve hak ettiği platformu elde edemeyen çok fazla yetenek var. Benim yaşadığım zorluk kendi yolumu, ama gerçekten kendi yolumu bulabilmekti. İnsanların bir konser piyanisti olmak için tek yol olduğunu düşündüğü yoldan gitmek zorunda olmamak. Beş yıl boyunca yarışmalarda aynı resital programlarını çalmak ve büyük yarışmalardan bir ya da ikisini kazanmayı ummaktan bahsediyorum. Bunu hiç istemedim. Deneme ve gerçekten kendi yolumu uygulama özgürlüğümün olmasını istedim sanırım. Ayrıca yarışmaların doğasını da, bugün altı yüzden fazla uluslararası piyano yarışmasının olmasını da sevmiyorum; günümüzde bir gürültüye dönüştü. Yani kısacası benim için zor olan kendime karşı dürüst kalmak ve aynı zamanda bir şekilde müzik işinin hengâmesinde yolumu bulmaktı

Sadece bir solist değil aynı zamanda iki Nordik festivalin sanat yönetmenisin. Bu iki deneyim hangi açılardan farklı?

Aslında bunu yapmak çok ilgi çekici çünkü bir piyanistsen ve bir konser veriyorsan, o konser süresince çok fazla şey yapamıyorsun. Ama örneğin bir müzik festivalin varsa, bu belki dört gün ve belki on, on beş konser demek. Çok daha fazlasını ifade edebilirsin. Daha büyük bir yaratıcı fikri programlama ya da kavramsal programlama yoluyla ifade edebilirsin. Ben de bunu seviyorum, çok tanımlanmış temalarla çalışıyorum ve her şey, programdaki her parça bir şekilde o temayla ilişkili hale geliyor. Ve umuyorum ki bu, insanların müziği geleneksel bir konser formatında dinlemesinden tamamen farklı bir şekilde deneyimlemesini sağlıyor. Piyanistlerin arada sırada piyano başından kalkıp, farklı müzikler dinlemesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ve bir müzik festivali düzenliyorsanız da zaten bunu yapmalısınız - ne istediğini bulabilmek ve güzel, parlak, eşsiz programlar yapabilmek için çok fazla müzik dinlemek. Son üç ya da dört yıldır çaldığınız aynı Beethoven sonatına ya da Chopin sonatına takılıp kalamazsınız, aynı zamanda belki de daha önce hiç duymadığınız bestecilerden eserler dinlemelisiniz. Çok fazla çağdaş müzik dinlemelisiniz. Ve onları Mozart, Haydn, Bach ya da Gesualdo ile aynı bağlama oturtmak da çok ilginç olabiliyor. Benim yapmayı sevdiğim şey de bu, izleyicimi ve konuklarımı biraz şaşırtmaya çalışmak. Günümüzde tahmin edilebilir olan çok fazla konser var; bir senfonik uvertür, bir Brahms konçertosu, bir Schumann senfonisi… Bu da çok güzel olabilir ama ben farklı yollar bulmakla ilgileniyorum.

 

Aynı şey albümler için de geçerli aslında. Senin Deutsche Grammophon’dan çıkan ilk albümün bir Philip Glass albümü. Bu daha çok senin aldığın bir karar mıydı, yoksa etiketin mi?

Ortak bir karar olduğunu düşünüyorum. Konuyu tartıştık, tabii ki en son seçim benim olacaktı ama Deautsche Grammophon ile hemfikirdik. İnsanlara bilmeyebilecekleri bir şey getirme, bilen insanlar içinse müziğe yeni bir ışık tutma amacıyla bir albüm yapmak istedik. Yani halihazırda Philip Glass’ın dünyasına aşina olanlar için, ben bu piyano eserlerini piyasadaki diğer kayıtlardan biraz daha farklı çaldım. Philip Glass’ın müziğini bilmeyenlere ise, o dünyaya çok ilgi çekici bir girizgah olabilecek bir albüm yapmak istedik. Bu süreçte tabii ki benim bestecinin kendisiyle üzerinde çalışmış olduğum eserleri seçtik ama ben daha fazlasını da yaptım, o eserler hakkında yazdım. Albüm kitapçığında yer alan bir makale yazdım. Röportajlarımda, minimalizmden ya da sözde minimalizmden - bu sözcüğü hiç sevmiyorum - ne anladığımdan çok bahsetmiştim. Tekrarlardan oluşan bir müziğin var olduğuna inanmıyorum. Bence daha çok aynı yoldan değil, spiraller şeklinde gitmek gibi. Yani her ne kadar aynı akor dizisini tekrar tekrar duyuyormuşsunuz gibi geliyorsa da aslında aynı akor dizisini duymuyorsunuz. Her zaman değişiyor, her zaman yeni perspektifler buluyorsunuz. Benim sevdiğim de bu, piyanoda bu müzikle ses ve titreşimleri keşfetmek. Philip Glass’ın müziğini seçmemin nedeni de bu; bu müziği sevdiğimi, çok ilginç bulduğumu ve onun üzerine söylenebilecek yeni şeyler olduğunu düşünüyorum. Ne kaydedeceğinize karar verirken, daima bu üçünün bir araya gelmesi gerekli bence. Demek istiyorum ki, harika bir Beethoven konçerto albümü de kaydedebilirsiniz ve dünyadaki en yeni şey olabilir. Tamamen ne hissettiğinize, kariyerinizin hangi noktasında olduğunuza ve aklınızda gerçekten ne olduğuna bağlı. En az bir Philip Glass albümü kadar yenilik vaat eden bir Bach Goldberg Çeşitlemeleri albümünün de kolayca yapılabileceğini hayal edebiliyorum, her ne kadar daha önce defalarca kaydedildiyse de.

Yarın Bach’ın Goldberg Çeşitlemeleri’ni çalacaksın. Bu parçalar, çalarken sana ne hissettiriyor?

Aslına bakarsan bu soruyu soruş şeklini sevdim, çünkü “bu parçalar” dedin. Goldberg Çeşitlemeleri tabii ki tek bir eser ama aslında otuz iki parçadan oluşuyor. Anlatılması gereken otuz iki hikâye… Ve bu parçalar birbirlerine müzikal anlamda aynı malzemeyle bağlı olmalarına rağmen oldukça bireyseller. Aynı akor ilerlemesiyle yapılabilecekler çok şaşırtıcı. Bir piyanist olarak bu eserle 2014’ten beri beraberim ama aslında on üç yaşımdan beri dinliyorum. İlk kez 2014’te çaldım  ve neredeyse her yıl belli aralıklarla çalmaya devam ettim. Ve her seferinde bu esere geri dönmek inanılmaz oluyor, birçok kez çalmama ve birçok kez turneye onunla çıkmama rağmen sanki ilk kez duyuyormuş gibi hissediyorum. Her seferinde içinde yeni şeyler bulduğumu düşünüyorum. Ayrıca evde, stüdyoda, çalışma odasında ya da seyirci önünde çalındığına göre de çok farklılaşıyor. Çünkü seyirci önünde çalarsan bir şey oluyor, seyirci ve Bach ile aranda bir ortak paylaşım oluşuyor. Güzel bir üçlülük durumu oluşuyor gibi… Bir eser gibi değil, bir olay, bir etkinlik gibi hissettiriyor. Bu eser o kadar karmaşık ki, bir yorumcu olarak yapabileceğin çok şey var içinde. O kadar çok farklı şekillerde çalınabilir ki, ben ondan sıkılmanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Yarın ne yapacağımı bildiğimi sanıyorum ama aslında bu gece planımı tamamen değiştirebilir ve yarın tamamen farklı bir şekilde çalabilirim. Hatta bazen konser sırasında karar veriyorsun. Sonsuz çalışma yapmanın nedeni hazırladığın her şeyi unutmaya yetkin olabilmek ve konser sırasında tamamen deneyselliğe izin verebilmek. Bence harika bir eser, hiç şüphesiz söyleyebilirim ki yazılmış en harika piyano eseri. Oldukça sınırlı malzemeyle neler yapılabileceğini gösteriyor. Baştaki ünlü aryanın akorlarıyla Bach, otuz farklı dünya yaratıyor. Ve gerçekten bağımsız dünyalar bunlar, gerçekten mikro-evrenler… Bunun dehanın baştan çıkarıcılığını gösterdiğini biliyorsun, çok az insan buna, çok az şeyden çok geniş bir şey yaratabilme özelliğine sahip olabilir. Sanki dünyanın nasıl geliştiğine, farklı canlıların nasıl ufacık bir tohumdan evrildiğine bakıyormuşsunuz gibi. Bach’ın yeteneği budur. Atom gibi bir şeyi alıp üzerine inşa edip, inşa edip, inşa edip size onun uzay gibi sonsuz olduğunu hissettirmek…

Philip Glass ve Bach… Gayet matematiksel olmanın, tüm o tekrarlara sahip olmanın dışında ikisinin müziği arasında nasıl benzerlikler buluyorsun - ya da buluyor musun?

Müziğin bazı açılardan son derece farklı duyulduğunu düşünüyorum. Ama bazı açılardan benzerlikler bulunabiliyor ve onları birbirine bağlayan müziği yapısal bir açıdan ele alma biçimleri oluyor. Philip Glass’ta eserleri çalmayı öğrenirken bir matematik formülünü öğrendiğinizi hissediyorsunuz. Çizgisel bir anlatıları yok çünkü, çok farklı bir anlatıları var. Bach ise her zaman çizgisel bir anlatıya sahip. Bir matematik formülü ezberler gibi ezberlemenize gerek yok. Ama diğer yandan kesinlikle müziğin her ölçüsünde o yapısallığı hissediyorsunuz ve aynısını Philip Glass için de söylemek mümkün. Philip Glass çalarken bir hata yaparsanız, bir bölümü unutursanız, bir tekrarı eksik yaparsanız tüm eser tamamen çöküyor. Bir Bach yorumunu dinlerken de eğer yapı, ritim tam değilse, zorlayıcı değilse eser tamamen anlamını yitiriyor. Bach bunu gerçekten ileri seviyede bir yaratıcı özgürlüğü, ileri seviyede bir yaratıcı disiplinle başarıyor, onun hakkında sevdiğim şey bu. Aynı zamanda yere gayet sağlam basıyor, yaptığı işte çok bilimsel ve çok matematiksel, fakat sonuç genellikle şiirselliği ve güzelliğiyle göklerde oluyor. Philip Glass da kesinlikle bu yönde gidiyor.

Philip Glass geniş bir yelpazedeki besteleriyle tanınıyor. Popüler müzik, film müzikleri ve klasik müzik gibi… Bunun sebebi günümüzde bu sınıflandırmaların üst üste gelmesi ve günümüz klasik müzik sahnesinde sınırların yok olmaya başlaması mı?

Philip Glass gerçeken çok fazla medyumla ilgileniyor ve her proje için daima yeni insanlarla işbirliği yapıyor. Takılıp kalmak istemiyor, her zaman çalışacak yeni birilerini buluyor. Ünlü yönetmenler, farklı opera rejisörleri, farklı solistler… Oldukça canlı ve oldukça bağımsız biri. Bach ise bağımsız değildi çünkü  Fransız Devrimi öncesindeki birçok müzisyen gibi daima birilerinin hizmetindeydi. Hepsinin sarayla ya da aristokrasiyle böyle bir ilişkisi, onlara karşı bir itaati söz konusuydu. Bach gerçekten çok fazla beste yapıyordu ama bugün onun hakkında düşündüğünüzde, bugün Philip Glass’ta gördüğünüz özgür ruhu fark edebileceğinizi düşünüyorum. Bach inanılmaz derecede meraklıydı, saray için bestelemediği zamanlarda neler bestelediğini görebilirsiniz - çok fazla deniyordu ve her tür müzikle denemeler yapıyordu (opera hariç). Daima yeni şeyleri ele alıyor, viyolonsel ya da keman için örneğin, o enstrüman için mutlak surette yeni yollar düşünerek besteliyordu. Aynısı piyano için de geçerli, Goldberg Çeşitlemeleri’nde onun zamanına kadar kimsenin cesaret edemediklerini yapıyor. Bir anlamda Bach son derece çağdaşımızdır, sadece çağının toplumsal yapısıyla bağlanmıştır. 

Belki de bu yüzden hâlâ yeni Bach yorumları duyabiliyor ve hâlâ şaşırabiliyoruz…

Shakespeare’de olduğu gibi, metin o kadar derindir ki… Bu müziğin tamamen sonsuz olduğunu düşünüyorum ve ben de sonsuza kadar bunu çalmaya devam edeceğimi düşünüyorum. Bach, başka bir şey çalmaya ihtiyaç duymadan, tüm bir gün boyunca çalabileceğim tek besteci. Beethoven’dan bile sıkılabilirim ama Bach, ondan asla sıkılmam. Müziği somuttur, onun kişisel yolculuğu değildir. Beethoven’daysa, onun kişisel dünyasına girersiniz; kişisel acıları, trajedileri, zaferleri ve kavgalarından bir parça verir size. Bach bunu yapmaz, Bach sadece kosmosu, evreni ifade eder. Goldberg Çeşitlemeleri’nde de yaptığı tam olarak bu. O minör tondaki ünlü Çeşitleme #25’i çalarken Bach’ın acılarının bir parçası olduğunuzu hissetmezsiniz. Söz konusu olan Bach’ın acısı değildir, insanlığın acısıdır. Bu yüzden de çok özgürleştiricidir, Bach çalarken kendiniz olabilirsiniz.

*Röportajın orijinali 2017 yılında İngilizce olarak Nordik Simit’te yayınlanmıştır.