"Hope was smiling high on melancholy": Patrick Watson ile Sohbet
Paylaş

%100 Studio’da ağırlamaya gün saydığımız, yeni albümü “Wave” ile gönüllerimize taht kuran Patrick Watson ile buluşmadan önce melankoli, aşk, İstanbul ve Father John Misty üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Röportaja Patrick Watson şarkıları arasından favorim olan Melody Noir parçasının arkasındaki hikayeyi sorarak başlamak istiyorum. İlhamınız neydi? İspanyolca şarkı sözlerinin ilginç bir hikayesi var mı sizin için?

Sanırım ilham pek çok şeyden geldi. Sözel olarak aslında çok uzun süre önce yazmak istediğim bir parçaydı ama bir türlü doğru yöntemi bulamadım. Grubumuzun bas gitaristi Mishka’nın müzikal olarak aklında bir şeyler vardı ve uzun bir süre boyunca benim sözlerim ve bu melodiyi bir araya getirmeye çalıştık, ama başarılı olamadık. Bir gün Simon Diaz isimli Venezuelalı bir müzisyenin melodilerini duydum. Müziği yaşayışı, duyguları her şeyi beni çok etkiledi – çok güzeldi. Ve ben de onun tarzından yola çıktım, belki Mishka ile inşa ettiğimiz bu fikri Diaz gibi çalarsam işe yarar diye düşündüm ve çalmaya başladık. Sözlerimin Diaz’ın şarkılarına yanıt vermesini istedim ama bir yandan da onun şarkılarının içerisindeki gizli referansların hepsini anlamıyordum – ama ana fikrimiz aynıydı: insanın içinde boşluklar var ve bu boşluklar bizim kaçınılamaz parçalarımız. Nereye gidersek gidelim, olacaklar. Ve ben de bu boşluk için bir aşk şarkısı yazmak istedim aslında. Hepimizin bu boşlukları yorumlama biçimi elbette farklı ama benim ilgilendiğim nokta ise bu boşluklarımızı hayatımız boyunca bir arkadaş gibi içimizde taşıyor olmamızdı. Bunu anlatan bir şarkı da ancak böyle bir aşk şarkısı olabilirdi.

“Eklektik” bir kariyeriniz var. On beş yılı aşkın süredir söz yazarlığı ve şarkıcılık yapıyorsunuz. Bu yolculuk nasıl sürdü? Müzik hayatınıza nasıl yön verdi?

Müzik çocukluğumdan beri hayatımın bir parçası – belki 6-7 yaşımdan beri. Oldukça küçük bir kasabada büyüdüm ve müzik benim arkadaşımdı. Hatırlıyorum, en çok geceleri müzikle uğraşırdım. Müzik konusunda iyi olduğumu düşünmüyordum ama bana arkadaşlık etmesi hoşuma gidiyordu. Sanırım en doğru bakış açısı bu. Yalnızca benim en yakın arkadaşım oldu müzik ve hayatımda ne inşa ettiysem, müzik sayesinde ettim, edebildim… Yani evet, hayatımın en önemli kısmı müzik. Müzik olmadan kendimi şu anda hayal bile edelim, dürüst olmak gerekirse müzik olmadan nasıl olurdum bilmiyorum. Hayatımda yaptığım her şeyde ve verdiğim her kararda çok önemli bir yere sahip. Müziği seçtiğimi hatırlamıyorum, müzik beni seçti bence. İyi ve kötü anlarda, bana en iyi arkadaş hep müzik oldu. Spesifik bir türde müzik yapma fikrine çok karşıyım, bu beni pek ilgilendirmiyor açıkçası. Ben müziği yönlendirilmiş bir gürültü olarak görmek istiyorum. Farklı gürültüler farklı diller konuşurlar ve farklı hikayeler anlatırlar. Bu beni bir hikayeyi en iyi anlatan kişi olmaktan daha fazla heyecanlandırıyor.

Şarkılarınızda melankoli mümkün olan en duru şekilde anlatılıyor. Bu melankoli deneyimlerinizin bir yansıması mı? Patrick Watson için aşk nedir?

Burada iki kocaman soru var! Melankoli… Dünya yavaşlıyor ve sessizliğe bürünüyor; bütün detaylar size doğru parlamaya başlıyor. Melankolinin bu etkisine bayılıyorum. Her şey mükemmel huzurlu bir ağır çekimin parçası gibi olmaya başlıyor. Melankolinin üzüntüyle alakalı olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Bence melankoli sürreal olanla alakalı bir duygu. Gerçek sürrealizmin büyük bir hayranıyım. Elbette “haydi bir eşeğin kafasına tavşan yerleştirelim” tarzı bir sürrealizmden bahsetmiyorum, bahsettiğim daha çok “her şey inanılmaz normal ama küçücük bir detay her şeyin bir film seti gibi görünmesine sebep oluyor.” tarzında bir sürrealizm. Bu duygu hoşuma gidiyor çok. Bence melankoliyi mutsuzluğa yormak çok yanlış.

Aşka gelince… Hayatımın çok geç bir evresine kadar aşk hakkında konuşacak kadar bilgim yoktu aslında. İnsanların bu konu üzerine çok konuştuklarını bildiğimden önemli olduğunun farkındaydım yalnızca. Son partnerim… Sözlere nasıl sığdırırım bilemiyorum ama mükemmel bir partnerdi. Dünyadaki en kolay şey aslında. Sonsuz destek ve arkadaşlık, beraberken delice hissetmek… Bilmiyorum ifade etmesi zor tabii ama kız arkadaşımla tanışıncaya dek bilmiyordum işte bunu. Ancak onu tanıdıktan sonra “İşte bundan bahsediyorlarmış! Deli değillermiş!” dedim kendime. İçindeyken gerçek dışı bir şeyin yaşandığını düşünmedim hiç, daha çok oldukça sıradan olan bir şeyin bu kadar harika hissettirmesi beni şaşırttı. Aşıkken dünya daha güzel! Artık o büyük şeylere ihtiyacınız yok, küçücük şeyler bile büyük esintiler yaratıyor hayatınızda ve mutlak bir minnet kaplıyor içinizi. Bence aşk bu minnetten doğuyor.

 

Yeni albümünüz “Wave” bugüne kadar yayınladığınız en sofistike kayıtları barındırıyor. Albümden en sevdiğiniz şarkı ve söz hangisiydi?

Favori cümlem “Hope was smiling high on melancholy”. Bu sözü gerçekten çok seviyorum. Strange Rain isimli şarkımdan bir söz. Söz yazarlığı konusunda doğuştan yetenekli değilim, üzerine çok çalıştığım bir konu. Ve bu söz beni ürettiğiyle gurur duyan bir insan gibi hissettiriyor. Bu sözle ilgili her şeyi çok seviyorum!

Bugün çağımıza yön veren Rufus Wainwright, Nick Cave veya Father John Misty gibi yetenekli hikaye anlatıcılarıyla karşılaştırılıyorsunuz. Sizce bugün bir hikayeyi anlatmak on beş yıl önce anlatmaktan farklı mı? Sizce dijitalleşen dünyamızda insanın ruhuna seslenmek mümkün mü?

Bence çok spesifik bir zaman diliminde yaşıyoruz. Çok yeni bir çağın içerisindeyiz. Bana sorarsanız bugünün söz yazarları hip-hop ve R&B kültüründen inanılmaz etkileniyorlar ve bu muhteşem elbette. Bu sözlerin belli bir çizgisi, bir keskinliği var. Eskiden söz yazarları imgelerin çok gerisinde üretimlerde bulunmak zorunda kalırlardı çünkü söylemek istediklerini söyleyecek cesaretleri yoktu. Bence gerçek söz yazarlığının kökeni derinlikli R&B’den geliyor, mesela Frank Ocean’ın işleri gibi bakış açınızı tamamen değiştirip sizi de masaya daha fazla malzeme koymaya zorlayacak bir güç bu. Sizi kullanmaya çok alışkın olduğunuz klasik folk imgelem dünyasından çıkaran bir bakış açısı. Bence bu eksen artık radikal olarak değişti ve artık insanlar geleneksel metaforlardan etkilenmiyorlar artık. Ben de bu eksenin değişimini kendi şarkılarımda gözlemledim ve uyguladım. Melody Noir mesela bunun güzel örneklerinden biri. Ve Father John Misty! Sözlerine gerçekten çok hayranım, bence çok komik biri. Doğuştan yetenekli bir söz yazarı. Gerçekten öyle! İşlerini sevmeseniz bile bence harika bir müzisyen. Mesela Nancy From Now On aşırı komik bir şarkı! Çok zekice ve çok eğlenceli. İlginç bir zamanda yaşıyoruz doğrusu, mesela müzik türleri. Aslında kimsenin gerçekten umrunda değil. Spotify’ın şişirdiği her neyse onu yapıyoruz, artık eskiden girdiğimiz albüm yaratma süreçleri geride kaldı… Çok fazla değişken var. Bence müzikle uğraşmak için komik bir zaman, müzik yaparken hangi türde müzik yaptığımı anlamaya tenezzül bile etmeme gerek yok artık. Bence hip-hop gerçek bir ezber bozucu. Hip-hop’un da diğer müzik türlerinde olmayan belli limitleri var elbet ve bu çok adil tabii ki. Müziğinizle tüm kuralları yıkmak zorunda değilsiniz. Ama kesinlikle müziğin ardındaki manadan ilham alabilirsiniz. Hip-hop’daki mana, şarkı sözlerinde gerçek bir bağlılık olarak kendini gösteriyor ve nakaratlar aşırı sürükleyici ve eğlenceli. İnsanlar adeta deli oluyorlar bu müzik için. Heyecan verici buluyorum ben de.

Bir hikayeyi anlatmak bence şu açıdan zor, yaşadığımız zaman “tarama” zamanı. İnsanlar sürekli bir şeyleri tarıyorlar; kitapları, şarkıları… Müziği tarıyorlar ama çoğunlukla asla içine derince girmiyorlar. Ve böylelikle zaman içinde o anda ne dinlediğinden çok bir sonraki şarkı olarak ne dinleyeceğine odaklanmaya başlıyorsun. Bugün piyasadaki bir çok kayıt meşakkatli prodüksiyon süreçlerinin ürünleri. Ses tasarımı açısından çok gösterişli hepsi, ve bu kötü bir şey değil. Ama yeni albümümü yaptığım süreç boyunca günün sonunda eve geldiğimde, dinleyebileceğim bir şey yapmayı arzuladım. Prodüksiyon seviyesinde zihnime vermeye çalıştıkları bilgi miktarını kaldıramadım dürüst olmak gerekirse. Ben de kayıtlarımın tümünden bu gösterişli dokunuşları arındırdım ve dinleyiciye şarkıyı sindirmek için alan tanımak istedim. Çok gürültülü dünyada normal bir şarkı yapmak isteği fikrini çok düşündüm mesela. “Strange Rain” şarkımın sözlerinde de yazdım: “It’s a loud, loud world…” Ben bu kadar gürültü içerisinde hareket edemiyorum. Sürekli gürültü var gibi hissediyorum. Aldığım plakları dinlerken bile aklıma şu soru geliyor: “Müziği çok seviyorum peki neden dinleyemiyorum?” Artık hiçbir şeyi dinleyemiyorum çünkü.

İstanbul’da oldukça popülersiniz. İstanbul’a son gelişinizde şehri sevdiniz mi? Aklınızda kalan bir anı var mı?

Öyle miyim gerçekten? Bilmiyordum bile! Bir tarih hayranıyım ve İstanbul tarihin şehri. İstanbul’un iki kıta arasındaki yer olması fikri çok hoşuma gidiyor; iki dünyanın kesişiminde yürümek inanılmaz bir duygu. Mesela burada, Kanada’da her şey çok genç. Elbette bu topraklarda bizden önce de yıllar boyunca insanlar vardı ama bugün içinde yaşadığımız şehirler çok yeni ve genç. İstanbul’da attığınız her adımda sanki binlerce yıllık tarihe basıyormuş gibi hissediyorsunuz. İstanbul’a gelmek benim için çok özel. Yani hepimiz şehirlerin eski olabileceğinin farkındayız ama İstanbul gerçek bir fenomen. Benim için çok büyüleyici bir deneyim. 30 yıllık tarihi birikimleriyle tarihe dair ağdalı sözler söyleyebilen insanlara karşı İstanbul’un tarihi çok görkemli. Bu gibi şehirler medeniyetin gelişimi için çok önemli merkezler. Çok heyecanlıyım! Turistik anılarımdan iki şey hatırlıyorum; biri kahve içmek tabii ki! Sokakta oturup kahvelerini içerken derin sohbetlere dalan insanları izlemeyi çok sevmiştim. İstanbul’da binlerce yıldır olan kahvehaneleri çok beğenmiştim, çok basitler aslında ama oradaki insanları izlemek çok keyif vericiydi. Ve elbette çarşıları gezmeyi sevdim, biliyorum çok turistik bir cevap! Şehri keşfetmek için pek vaktim olmadı doğrusu.

Röportaj: Nazlı İlke Kaya