EFSANELER // David Bowie: Yukarı bak. Ben Cennetteyim
Paylaş

Yazı: Bekir Özgür Aybar

Hayatın anlamını kendi gerçekliğinde aradı O. Henüz çocuk yaşta başlayan müzik kariyerini adım adım örerken daima farklı olanın, yeni ve denenmemiş olanın peşinden gitti. Müziğin köklerindeki gücü sahne mahlaslarına yansıtmayı, o yansımadan görsel bir dünya yaratmayı en iyi başaran müzisyenlerden biriydi. David Bowie kendine ait efsaneyi son nefesini verdiği ana kadar üst perdede yaşattı.

Yukarıdaki son cümleyi eğreti bir klişe olarak yazmadım. Böyle görmenizi de istemem açıkçası. Evet, hayata veda ederken geride iz bırakmış her müzisyen için benzer “efsanevi” lafları işitiriz. Ne kadar iyi bir sanatçı olduklarını, ne kadar değerli yapıtlar var ettiklerini duyarız. Bunlar çoğu zaman doğru tanımlamalardır. Bowie’de ise bu “efsane” kelimesinin anlamı tamamen doludur. Ölümünü dahi bir sanat formuna dönüştüren birinden bahsediyoruz. Ölmeden birkaç gün önce 69. doğum gününde yayımladığı Blackstar albümünü düşünün. Uzun süredir mücadele verdiği amansız hastalığın vücudundaki etkisi artmasına rağmen bu albümü tamamladı ve uzunçalar kapsamında bizzat yer aldığı video klipler çekti. Kendi yıldız formunu kendi yaratmıştı. Blackstar için bir konser turnesi duyurmadı, tanıtım alanını dar tuttu. İçerikteki şarkılar görkemli bir vedayı çağrıştırıyordu. Lazarus şarkısında yaralarından, yalnızlığından bahsederken cenneti bulduğunu söyleyen kendisiydi. Yine aynı şarkının başyapıt katmanındaki video klibinde usul usul dolabın içine sığınıp gözlerden kaybolmayı tercih etmişti. Ölümü kariyerinin bir aşaması yaptı Bowie. Üstelik bunu çok önceden planladığını biliyorum. 1970’lerin ikinci yarısında verdiği bir röportajda kelimesi kelimesine şunları söylüyor: “Şimdilerde aklıma bir konuda fikirler geliyor. Ölümümün çok değerli olması gerektiğine karar verdim sanırım. Onu gerçekten kullanmak istiyorum. Ölümümün hayatım kadar ilginç olmasını istiyorum ve öyle de olacak.”

Bowie için hayatın başlangıç dönemi hiç kolay olmadı. Etrafı, yaşadı şehir ve ülke yokluğu hissediyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıkıcı atmosfer onun çocukluğunun en acı hatırasıydı. 8 Ocak 1947'de Londra, Brixton'da David Robert Jones olarak doğdu. Anne ve babasıyla birlikte büyüdü Bowie. Müziğe ilgisi çocukluk yaşlarında ortaya çıkmıştı, bu ilgiyi daha da ileriye taşıyan ise eve giren plaklar olacaktı. Babası Teenagers, The Platters, Fats Domino, Elvis Presley ve Little Richard gibi sanatçıların kayıtlarından oluşan bir Amerikan koleksiyonunu eve getirdiğinde müziğe olan ilgisi daha da arttı. Geçen aylarda kaybettiğimiz Little Richard’a ek bir cümle kuralım, zira Bowie onun bir şarkısını şöyle tanımlıyor: “Little Richard’ın Tutti Frutti şarkısını ilk kez dinlerken Tanrı’yı duyduğumu zannetmiştim.”

Bowie için annesi farklı bir kariyer planlamış ve ona iş bulmuştu ama Bowie kararını müzikten yana verdi. David, teknik okulunda eğitim gördü ve burada mizanpaj, sanat, müzik ve tasarım eğitimi aldı. Bu temel bilgilerden hayatı boyunca yararlandı. 1962'de henüz 15 yaşındayken ilk grubu The Konrads'ı kurdu. Yerel gençlik toplantılarında ve düğünlerinde gitara dayalı rock & roll çalan The Konrads’tan kısa süre içerisinde ayrıldı. Dünya The Beatles çılgınlığını yaşarken hareket halindeki bir trene atlamaya çalışırcasına kafasındaki fikirleri toparlayıp ortaya çıkmak istiyordu Bowie. Herkesten önce annesiyle konuştu: “Ben bir star olacağım.” Dediğini de yaptı.

Liza Jane adlı ilk şarkısını takvimler Haziran 1964’ü gösterirken yayımladı. Burada 17 yaşındaydı ve plağın üzerinde Bowie değil Davie Jones with the King-Bees yazılıydı. Bowie kültü birkaç yıl uzaktaydı onun için. 1966’da Teksaslı efsanevi kahraman Jim Bowie ve onunla bütünleşen bıçağından esinlenerek soyadını Bowie olarak değiştirdi. Artık ortaya çıkmaya hazırdı. 1 Haziran 1967’de debut uzunçalarını Deram Records aracılığıyla yayımladı. Albümün üzerinde sadece iki kelime yazıyordu: David Bowie. Ardından The Man Who Sold the World geldi. Bu albüm Bowie’nin basamakları hızlı çıkmasına yol açtı. 1971’de Hunky Dory ses verdi. Majör plak firması RCA Records’tan çıkan bu albümün kapak fotoğrafı George Underwood imzasını taşıyordu. Underwood ile Bowie’nin gerilimden doğan bir arkadaşlık ilişkisi vardı. Okul yıllarında bir kavga sonucu George Underwood tarafından yumruk yedi ve sol gözü ciddi anlamda zarar gördü. Bu nedenle uzun süre tedavi gördü Bowie. Göz çevresinin görüntüsü de kalıcı olarak değişti. İşin garip tarafı Underwood ile Bowie ilerleyen yıllarda birçok defa birlikte çalıştı. Underwood birçok Bowie albümünün görsel çalışmalarına imza attı. Underwood “Bowie bana her doğum günümde bir sepet dolusu şeyler gönderirdi. O yumruk arkadaşlığımızı sonlandırmadı. Hatta gülerek o darbe sayesinde farklı ve ilginç bir görüntüye ulaştığını belirtirdi” demişti.

Bowie… 1970’lerden itibaren hızla yükselen bir hattı takip etti. O hattın yaratıcısı da bizzat kendisiydi. Aladdin Sane, Heroes, Diamond Dogs, Let's Dance, Heathen dahil toplam 27 stüdyo albüm yayımladı. Tam 10 yıllık sessizliğini noktaladığı The Next Day albümü 2013’te ses verdi ve 65 yaşındaki bir sanat insanının dinleyicisi ile arasındaki tüm duvarları, camları kaldırıp nasıl direkt ilişki kurabileceğini kanıtladı. Blackstar ise perdeyi kapatırken yıldız çarpışmasındaki gibi görkemli bir sonu işaret ediyordu. Bowie oynadığı filmlerde, çıktığı sahnelerde daima parlamak için çalışan bir yıldız gibiydi. Onun 1970’lerdeki bir performansını veya 2000 yılında çıktığı Glastonbury sahnesini izleyin. Aynı tutkuyla karşılaşacaksınız.

8 Ocak 2016’ya dönmek istiyorum şimdi. O sabah henüz yayımlanan yeni stüdyo albümünü dinlerken David Bowie’nin hala nasıl bu kadar üretken olabildiğini düşünmüştüm. Cevap onun David Bowie olmasıydı. Öyle ya 69 yaşındaydı bu adam. 1960’ların sonundan başlayıp tam 4 farklı 10 yıl boyunca moda yaratmayı bilerek yeni jenerasyonların müzik anlayışlarına etki etmişti. Tek bir Bowie değildi o hiçbir zaman. “Çizgisini bozmayan” olmadı. Herhangi bir kalıbı yoktu çünkü. Her adımında başka biriydi. Zaten en çok bunun için çabalamıştı. Vefatından iki gün önce servis edilen yeni uzunçalar “Blackstar” da o birden çok Bowie kimliklerinin son örneğini meydana çıkarıyordu.

10 Ocak 2016’da David Bowie öldü. Diğer gün Bowie’nin yaklaşık iki yıldır kanserle savaştığı açıklandı. Bu durumda tüm bu sözler, sesler, yani Blackstar’daki her şey esaslı ama gizli tutulan bir mücadelenin dışavurumu olmalıydı. “Yukarıya bak, ben cennetteyim.” sözleriyle başlayan Lazarus’un videosu onun son gösterisiydi. Bowie'nin vefatına hala inanamıyorum ben. Hiç ölmeyecek gibiydi. "Asla ölmeyeceklerin listesini yap" deseniz ilk sıraya onun adını yazardım. 69. doğum gününde öyle bir albümle çıkageldi ki, bunun tersini düşünmek olanaksızdı. Kanının son damlasına kadar üretti Bowie. Son anına kadar, bir yandan kanserle savaşmasına karşın daima yenilikçi olmanın yollarını aradı. Üstelik buldu da. Çünkü o gerçek bir efsaneydi. Kariyerinin en iyi albümlerinden birine imza atarak perdeyi kapatan devrimci bir rock stardı.

Ama adım gibi biliyorum ki 4 yıl önce veda ettiğimiz ve artık göremediğimiz tek şey etten kemikten olan David Bowie’ydi. Etten kemikten öte olan David Bowie ise sonsuza dek yaşayacak. Bundan en ufak bir şüphem yok.