Doğaya Saygı: Bjarki ile Müziğin Renkleri
Paylaş

Bjarki Runar Sigurdarson bugün İzlanda’nın yetiştirdiği en taze yeteneklerden biri. Günümüz elektronik müzik sahnesine dahiane aranjmanlarıyla adını yazdıran Bjarki, doğadan aldığı gücüyle müziğine farklı renkler getirmeye hazır. 7 Mart’ta Sónar Istanbul kapsamında SonarLab’de ağırlayacağımız Bjarki ile doğa, Sónar ve müziği hakkında sohbet ettik.

İzlandalı bir sanatçı olarak doğayı müziğinizde bir konu olarak kullandığınızı gözlemlemek mümkün. Doğanın hangi yönleri size ilham veriyor? Doğayla olan deneyimleriniz müziğinizde nasıl açığa çıkıyor?

Doğa her şeyin üstündedir; istesek de istemesek de onun bir parçasıyız. Eğer doğa bize ilham vermiyorsa bir şey yanlış gidiyor demektir. Hava durumu ve mevsimler benim ruh halimi inanılmaz etkiler; davranışlarımı ve kalbimden geçenleri belirler. Ve bir sanatçı olarak aklımı okur. Kendimi en çok hırçın ve “yaşayan” havalarda ifade edebildiğimi düşünüyorum; güneş ve cam gibi bir gökyüzü bana göre değil. Kendimi en iyi kaosun içinde tanımlıyorum. Hava soğuk ve rüzgarlıyken yürüyüşe çıkarım, hızlı yürür ve hızlı konuşurum. Akciğerlerim temiz hava ile dolar ve o anda kendimi o anda insan gibi hissederim.

Müziğe ilk başladığınızda Nina Kraviz’in plak şirketi Trip Records ile çalıştınız – “I Wanna Go Bang” gibi dans pistinde ses getiren parçalara imza attınız. Müziğinizde direksiyonu farklı bir rotaya kırmaya nasıl karar verdiniz? “Happy Earthday” albümünüzün arkasındaki düşünce neydi?

Küçükken kendimi eğlendirmek amacıyla odamda icra ettiğim müziği dünyayla tanıştırmak biraz garipti ilk başta. Bir yandan da dinleyici bakış açısından bakıldığı zaman aslında o müziği dinlerken, icra eden kişinin zihnine kuş bakışı bir hakimiyet kurmak çok heyecan verici bir deneyim – karşınızdaki sanatçının o güne kadar etkilendiği her şey sizi de etkilemeye başlıyor. Bang’in yayınlanmasından sonra atacağım bir sonraki adımın çok önemli olduğunun farkındaydım. Her zaman plak şirketimden ve üzerime yapışan bir adet şarkıdan daha fazlası olduğumu biliyordum bu sebeple kendi arşivlerime doğru yolculuğa çıkmayı seçtim. Çizdiğim, ürettiğim ne varsa toparladım önüme. Happy Earthday de biraz bu aslında, kürasyonunu kendim yaptığım, benim için çok kırılgan ve değerli yeni ve eski işlerimden oluşan bir derleme. Bu sebeple bu albümü ilk albümüm olarak görüyorum ben.

Röportajlarınızdan birinde müzik dinlediğinizde renkler gördüğünüzden bahsetmiştiniz. Sizce renkler ve notalar arasındaki ilişki nedir? Audiovisual (görsel-işitsel) Bjarki için ne ifade ediyor?

Benim için sesler kolaylıkla renklerle karşılaştırılabilir, 8bit’lik sample duyduğumda gözümün önüne temel renkler gelir – kendi içimizdeki ses manzaralarına doğru yolculuğa çıkmamı sağlar. Müziğin deliliğini renk paletine benziyorum. Görsel işitsel şovlarımda dinleyenlerimin yalnızca görsellerle eğlenmelerini ve dahil olmalarını değil, kulaklarının da ses tasarımıyla beraber deneyimin bir parçası olmasını istiyorum. Bu sebeple iş birliklerimi her zaman en yakın arkadaşlarımla yapmayı seçiyorum – aklımı renklere, ışığa ve harekete dökebilme alanım konusunda yalnızca onlara güvenebiliyorum.

Dans pistine sanatçı olarak ayak bastığınız ilk gün neler hissettiniz? Sizce canlı performans bir deneyim olarak sanatçı ve onun hitap ettiği kalabalığı nasıl etkiliyor?

Benim amacım, dans pistini ve dans pisti kalıplarını yok etmek ve köklerinden yeniden var etmek. Müzik türleri, tempolar ve stiler arası hızlı geçişler yapmayı çok seviyorum ve bu bazen dans pisti kalabalığının dans etmeye alışkın olduğu müzik dokularına uygun olmayabiliyor. Benim kalabalığımı yönlendirme biçimim de bu biraz; onları, alışkın oldukları 4/4 dans koreografilerinden şaşırtarak konfor alanlarının dışına itmeye çalışıyorum. Bu oyunlarla da aslında onlara daha da yaklaşıyorum ve onların yanı sıra aslında kendi bedenimle de ritmi ve tempoyu tamamen hissetmeye bir adım yaklaşmış oluyorum.

Bugünün “endüstrileşmiş” dünyasında elektronik müzik dünyanın en popular janrı olarak kısa sürede zirveye tırmandı. Aslen bir alt kültür olarak doğan elektronik müzik, sizce global sosyal ekosistem ile beraber nasıl evrimleşti? Sizce İzlandalı bir prodüktör ile Berlinli bir prodüktör arasındaki fark nedir?

İzlanda’da ciddi bir kulüp kültürümüz yok – aslında hiç kulübümüz yok denebilir. Bazen barlarda doğaçlama gelişen partiler veya bazen benim de daha önce yaptığım gibi mağaralarda veya doğanın tam ortasında rave partileri gibi etkinlikler yapıyoruz daha çok. Berlinliler kulüplerine çok sadıklar. Spesifik binaları, alanları var ve bu kurumlar yıllardır var. Bunun da beraberinde getirdiği spesifik bir sound’u var Berlin’in. 

Önceki prodüksiyonlarınıza kıyasla son işiniz Psychotic_Window’da daha derin – “melankolik” bir techno görüyoruz. Duygularınız müziğinizi nasıl etkiliyor?

Dürüst olmak gerekirse “melankolik” olarak görmüyorum. Benim için Psychotic_Window dürüst, pek çok zaman çok kalpten – samimi bir kayıt. İnsanlığın varlığı kadar eski bir hikayeyi anlatıyor Psychotic_Window – mutluluğu aramak için çıkılan engebeli ve hüzün dolu yolculuğu. 

Sizi Sonar Istanbul’da ağırlayacağımız için çok mutluyuz! Şehri daha önce ziyaret etme şansınız oldu mu? Okuyucularııza festivale gelmeden önce festival sanatçılarından mutlaka dinlemeleri bir şarkı önerebilir misiniz?

Bu muhteşem ülkeye geleceğim için çok mutlu hissediyorum. Daha önce birkaç kez geldim ve Türkiye’yi genel olarak çok seviyorum. Sebzeleri, zengin kültürü ve tarihi büyüleyici. Okuyuculara Seefeel’i ve “Succor” albümlerinden hemen hemen her şeyi öneririm. Mesela bir şarkı “When face was a face” olabilir. Türk sanatçılardan da BaBa ZuLa’nın ilk dönem işlerini herkese çok öneriyorum.

Röportaj: Nazlı İlke Kaya