Digilogue Conversation Series: DÖKK - Live Media Performance
Paylaş

Digilogue desteği ile ilk Türkiye prömiyerini 16 Ekim 2019 günü Turkcell Platinum Sahnesi’nde yapacak olan Dökk İzlandaca “karanlık” anlamına gelen Dökk, özel bir yazılımla dizayn edilmiş gerçek zamanlı verilerin kullandığı bir dans performansı. İtalya’nın en yenilikçi sanat, bilim ve sanat stüdyosu fuse*’un üç yıllık çalışmasının ürünü olan görsel-işitsel performans öncesi yönetmenler Mattia Carretti ve Luca Camellini ile Dökk’e dair merak ettiklerimizi sorduk.

Özellikle Dökk projenizle gerçek-zamanlı bir dijital evren yaratıyorsunuz. Dökk’ün sanat dilini tanımlar mısınız? 

Dökk, içinde yaşadığımız gerçekliğin aslında duyularımızla algıladığımız ve zihnimizde yorumladığımız girdilerin bir tercümesi olduğu fikrine dayanıyor. Bu girdiler zihnimizin içinde görüntüler, sesler, kokular haline geliyor ve var olan her şeyi temsil eden bir önem kazanıyor.

Sahnede iki ekran arasında kalan boşluk, yolculuk sırasında hikâyenin kahramanının zihninde neler olduğunu temsil ediyor; projeksiyonla yansıtılan kainatlar ise var olan her şeyin metaforu. Bu kainatlar sadece yaşamın en başında, henüz çocukken ve en sonunda, ölürken tam da oldukları gibi, gerçek formlarıyla görülebiliyor. Bu yolculuk boyunca kâinat, yani gerçeklik algısı farklı şekillerde deforme oluyor. Bu deformasyon da yaşamımız, yani yaşadığımız deneyimlerin, içinde olduğumuz toplumun, kurduğumuz ilişkilerin ve başımıza gelen her şeyin toplamı yüzünden bir tek çocuklukta var olan saflığı kaybedişimizi temsil ediyor; bu bir ışık ve karanlık yaratma süreci. Ancak yolun sonuna geldiğimizde ışığı yeniden keşfetme, gerçekliği bir kez daha bir çocuk içtenliğiyle algılama imkânımız oluyor.

 

Projeleriniz teknolojiyle bağlantılı ama özellikle insani duygularla ilgileniyorsunuz. Sadece teknolojiyi kullanarak bir hikâye anlatmak mümkün değil mi? 

Bize göre teknoloji sadece bir araç, başlı başına bir amaç değil. Daima bir hikâye anlatma gerekliliğinden yola çıkıyoruz ve anlatıma derinlik katmak, “gönül tellerini” kendimizce titretmek için de yeni teknolojilerden yararlanıyoruz. Ve umuyoruz ki izleyicilere ilham veren, orijinal bir bakış açısı sunuyoruz. Anlatılarımızın ve deneyimlerimizin merkezinde insan var ve teknoloji de içeriğin hizmetinde olan bir unsur. Yapmakta olduğumuz şeye daha derin bir anlam katmadan sadece teknolojiye odaklansaydık, kullandığımız teknolojilerin ömrünü (ya da popülerliğini) aşan işler yaratmak çok zor olurdu. Çılgınca değişip gelişen teknolojinin aksine, sanat eserlerinin ölümsüz olması gerektiğine inanıyoruz.

 

Sanat eseriniz konusunda izleyicilerden beklentiniz nedir? Nasıl bir bağ kurmalarını istersiniz?

Her bireyin yaptığımız işlerle empati kurabilmesi düşüncesini seviyoruz. İnsanların yarattığımız yolculuğa eşlik etmek isteyeceklerini umuyoruz ama aynı zamanda da kendi anlamlarını özgürce bulabilmelerini istiyoruz. Özellikle de eserlerimizin izleyicilerde nasıl duyumsamalar, anılar ve duygular yarattığını keşfetmekten hoşlanıyoruz; sözcükleri kullanmamamıza ve sadece son derece soyut koreografilerle eşleştirilmiş görsel ve işitsel metaforlarla çalışmamıza rağmen, birbirinden çok farklı yaş gruplarındaki ve kültürlerdeki izleyicilerin düşüncelerinin sık sık aynı olduğunu görüyoruz. Bunu yapmayı başardığımızda, çok sayıda insana dokunabilen ve gerçek anlamda kolektif, ortak bir deneyim oluşturan evrensel bir dil yaratmayı da başarmışız demektir.

fuse* dijital sanat eserlerini kullanarak pek çok farklı türde eser üretiyor. Bu projeler arasındaki ortak ve farklı yanlar nelerdir? Disiplinler arası katkı sağladığınızı düşünüyor musunuz?

Biz hakikaten multidisipliner bir ekibiz ve farklı yeteneklere sahip insanların bir arada çalışmasıyla en büyük zenginliği yaratmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Elbette temelde ortak bir bakış açısı ve bir değerler dizisi var; bunlar bize rehberlik ediyor ve fuse*’un kimliğini oluşturmak için gerekli yapıyı sağlıyor. Yukarıda da söylediğimiz gibi bizim için deneyimin merkezinde daima insan yer alıyor; yaptığımız her seçimde, anlatmak istediğimiz hikaye bize rehberlik ediyor; teknolojiyi sadece bir araç olarak görüyoruz; her projenin hem bizim için hem de izleyiciler için ilham verici, birleştirici ve derin bir anlama sahip olması gerekiyor.

İyi bir hikayenin özellikleri nedir? 

Bir sözcük, bir renk, bir şiir, bir müzik parçası, bilimsel bir teori… Herhangi bir şeyden iyi bir hikaye üretmenin mümkün olduğuna inanıyoruz. Önemli olan hikayenin nasıl anlatıldığı ve bu da üzerinde çalışan ekibe bağlı. Hikayenin derinliklerine inip olabildiğince çok sayıda insanda empati uyandırmasını sağlamak ekibin elinde.

Eserlerinizden bahsederken teknolojiyi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bizim için teknoloji bir araç. Ama bu zaten bilmediğimiz bir şey değil. Sanatın doğuşundan bu yana, yani neredeyse ezelden beri geçerli bu. Farklı dönemlerdeki teknolojiler insanların hikayeler anlatmalarını ve fikirleri, konseptleri farklı şekillerde aktarmalarını sağlamış, çünkü araçlar sürekli değişip gelişiyor.

Bugünün teknolojisinin etkisi düşünüldüğünde, hikaye anlatıcılığı çizdiğiniz yönü nasıl etkiliyor?

Yeni teknolojiler sınırsız ifade imkanları sunuyor. Zaten içerik de bu yüzden çok önemli, çünkü seçimler yapmaya ve anlam katmaya imkan veriyor. Dijital teknolojilerin ilginç yönü, farklı diller arasında köprüler ve bağlar kurmayı, hatta yeni diller yaratmayı mümkün hale getirmeleri. Dökk’te kullandığımız teknolojiler, başta müzik, görseller ve koreografi olmak üzere, sahnede bir araya getirdiğimiz tüm anlatı unsurları arasında derin bir bağlantı kurmak açısından çok önemli.