Zıtlıklardan Beslenen Bir Ses: Anna Maria Jopek
Paylaş

Polonya çağdaş müzik sahnesinin etkileyici sesi Anna Maria Jopek, 10 Ekim’de Turkcell Platinum Sahnesi’nde İstanbul'lu müzikseverler ile buluşacak. Kendine has tarzı ile caz, pop, folk ve şiiri sesiyle harmanlayan Jopek ile kısa bir sohbet gerçekleştirdik. 

1)      Bugün Polonya çağdaş müzik sahnesinin yıldızlarından birisiniz. Polonya kültürünüzü sanatınıza nasıl katıyorsunuz? Sizce Polonya müziği ilham ve zenginlik bakımından size neler vaat ediyor?

Ailemde ve yetiştiğim ortamda, Polonya folklör sahnesinden birçok değerli sanatçının geleneği ile büyüdüm. Ardından 17 yıl kadar Chopin, Szymanowski, Karlowicz ve Lutoslawski gibi çok değerli sanatçıları çalıştıktan sonra kendi içimde müziği o kadar çeşitlendirmiş ve dallandırıp budaklandırmıştım ki artık hiç bir müziği birbirinden ayrı düşünemiyorum. Polonya ezgileri – ölçekleri, modları hatta halk deyimleri bile – benim için büyük ilham kaynakları. Neşeliyken bile oldukça duygusal ve nostaljiktir Polonya ezgileri. Benim hayalim, Kilar gibi beste yapmak, Panufnik gibi bir müzikal hayal gücüne sahip olmak ama yine de kendim olup, hiç bir forma ve anlama bağlı kalmadan doğaçlama yolu ile bestelerimde sadeliğin kurduğu iletişimi korumak. Ben tam anlamıyla geleneğimin ve kültürümün aşkının ve evrensel bir doğaçlama dili ile tüm lisanların ve sınırların ötesinde bir sanat yapma arzusunun bütünüyüm.

2)      Çok kişisel bir sound’a sahipsiniz. Öyle ki bence bu sound, Anna Maria’yı dinleyicisine kalpten bağlıyor. Siz de zaten sound’u “kişiliğin bir elementi” olarak değerlendiriyorsunuz. Peki siz dünyayla iletişiminizi müzikle nasıl kuruyorsunuz? Tüm dünyayla belki de hakkınızdaki en kişisel şeyleri paylaşmak nasıl bir duygu?

Çok güzel bir soru… ve kişisel bir sound’um olduğunu söylediğiniz de çok teşekkür ederim. Gerçek şu ki herkesin kendine has bir sesi var. Ve bu ses bizim bir parçamız – saçlarımızın ve gözlerimizin rengi gibi. Başından beri o ses orada. Daha anne karnında ses çıkarmaya başlıyoruz aslında. Orada olduğumuzun ve büyüdüğümüzün en büyük işaretlerinden biri. En sade enstrüman bizleriz aslında. Konuşurken veya şarkı söylerken, hissettiğin her duygu sesinde kendini var ediyor. Aynı zamanda da dünyanın en yaygın enstrümanıdır sesimiz. Ben sound’umda folk, geleneksel Doğu Avrupa stili şarkıcılık olan “white voice”, göğüs sesi ve beynin içinde yankı yapacak yumuşak bir vokali karıştırarak kullanmayı seviyorum. Birincisi daha ilkel ve doğal, ikincisi ise daha rafine ve akademik. Ben kendi sesimde bu zıtlıklardan ve ayrışmalardan fayda çıkarmayı seviyorum. Lehçe'nin kulakta yarattığı ses de bu kullanımlara çok müsait. Dilin kullanımında da yumuşak ve sert tonlamalar yanyana geldiklerinde ortaya çıkan bütünlük muhteşem. Ve tam da bu nedenden dolayı Lehçe'nin kendisi, kültürden ve gelenekten öte linguistik olarak da benim için bitmek bilmeyen bir ilham kaynağı. Benim için en büyük mutluluk kaynağı ve beni farklı kılan şey ise duygularımı bütün saflığıyla sesim aracılığıyla paylaşmak. Herkes şarkı söyleyebilir elbette ama beni özel kılan şey ise aslında dışarıda bir yerlerde beni duyan insanların olduğunu bilmek.

3)      Önceki röportajlarınızdan birinde sesinizi 15 yaşında kilise korosunda şarkı söylerken keşfettiğinizi söylemişsiniz. Uzun yıllardır şarkı söyleyen biri olarak, hem işlerinizi hem de kendinizi nasıl her zaman güncel ve yeni tutabiliyorsunuz? Siz de her zaman müzikte yeniyi arayan biri misiniz?

Bir genç olarak kilisede şarkı söylerken müziğin ve şarkıcılığın misyonunu anlama fırsatım oldu. Şarkı söylemekle gerçekten birileri için iyilik yapılabileceğinin farkına vardım. Aslında sesimin farkına daha küçük bir çocukken vardım diyebilirim. Uçabilme gibi bir yetenekti benim için, bana çok neşe veriyordu şarkı söylemek. Ben büyüdükçe sesim de büyüdü ve evrimleşti. Müzik de tabii ki aynı şekilde değişti. Müzik her zaman değişim içindedir, şu anda da değişmekte. 5 yıl önce müziğe ve şarkıcılığa bakış açımla bugün kesinlikle aynı değil. Çocukluğumdaki müzik algımdan bahsetmiyorum bile. Müziğin bugünlerde üretim süreci – kayıt ve dağıtım mesela – bir kaç yıl öncesine göre bile çok farklı. Her şey bu süreç ile ilgili aslında. Ama tüm bu hızlı akıp giden sistemin içerisinde emin olduğumuz ve her zaman değer verdiğimiz tek şey bence orijinallik. Ne kadar uzun şarkı söylersem, o kadar az kendimi ispatlama çabası içine giriyorum. Daha çok zevk alıyorum ve kendi yaptığım işe güveniyorum. En büyük ilhamım ise insanlar. Bugüne kadar kariyerimde güncel müzik sahnesinin en iyi müzisyenleriyle birlikte çalışma fırsatını yakaladım. Bu beni hayattaki en “zengin” insanmışım gibi hissettirdi ve büyüttü.

4)      Şarkılarınızda kendinizi Lehçe ifade etmeyi tercih ediyorsunuz. Sizce bu sizi diğer sanatçılardan ayıran bir özellik mi veya sizin rahat etmek için verdiğiniz bir karar mı?

Lehçem benim sound’um. Doğal ve çok karakterli. Ama performans sergilediğimiz her yerde oranın dilinde bir kaç şey öğrenmeye gayret gösteriyorum. Benim için izleyicilerimin sound’u da çok önemli. Vatandaşların ve bir ülkenin karakterinin dilinin sesiyle ne kadar ilintili olduğuyla ilgili bir doktora tezi bile yazabilirim! Kuantum keşiflerine göre bir dilin ses titreşimi bile mucizevi bir şey hele bir de kelimelere yüklediğimiz anlamlar ve duygular ile o kadar eşsiz bir karışım ki dil. Lehçe bence çok güzel ve renkli bir dil. Kendi başına mükemmel bir müzik. Siz çok müdahale etmeseniz de kendi kendinin şarkısını söyleyebilen bir dil.

5)      Yine önceki röportajlarınızdan hatırladığımız kadarıyla Sting ile düet yapmak en büyük hayallerinizden biriymiş. Ve gerçekten de yapmışsınız! Bu deneyim nasıldı sizin için? Hangi sanatçılarla yaptığınız iş birlikleri zihninize kazındı?

Sting ile yaptığımız şey çok spontan gelişti. O kadar mutlu ve duygu doluydum ki Sting’in elini öptüm. Şu anda video internette yayında ve ne zaman açıp izlesem, tekrar aynı şeyi yaparım diyorum kendime. O benim ustam. Benim müzikte konuşabildiğim dili yaratan kişi. Çok yetenekli ve cesur biri. Müzikte akla gelmeyecek janrları birleştiren ve ortaya mükemmel işler çıkarabilen zevk sahibi bir müzisyen. Şarkı söylemesinin sadeliğinden mükemmel söz yazarlığına kadar sonsuz bir ilham kaynağı benim için. Aynı zamanda Sting olmasaydı, yakında satışa çıkacak gelecek albümüm “Ulotne”yi   kaydettiğim Branford Marsalis ve Mino Cinelu ile hiç tanışmamış olacaktım. Bahsettiğim gibi çağımızın en değerli sanatçılarıyla çalışma fırsatım oldu bugüne kadar; Pat Metheny, Bobby McFerrin, van Linz ve Richard Bona gibi isimleri sayabilirim. Ama benim için gerçek kahramanlar, benimle birlikte uyumadan binlerce kilometre yol kateden, benimle birlikte sahneyi paylaşan ve her seferinde de bunu en iyi şekilde yapan dünyanın en iyi müzisyenleri ve dostlarım.