Yıllar Önce John McLaughlin İle...Hülya Tunçağ'dan Zamansız Bir Röportaj
Paylaş

 40 yılı aşkın bir süredir Türkiye'de caz müziğinin tanınması ve sevilmesi anahtar bir rol oynayan deneyimli radyo programcısı Hülya Tunçağ’ın 1986 yılında John McLaughlin ile gerçekleştirdiği röportajdan Hülya Tunçağ tarafından derlenmiştir. 


İngiliz gitar virtüozu JOHN McLAUGHLIN, ilk kez İstanbul'a, 1986 yılında 14. İstanbul Festivali çerçevesinde o dönemdeki üçüncü Mahavishnu Orchestra'sıyla gelmiş, bugünkü Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nın yerinde bulunan Spor ve Sergi Salonu'nda unutulmaz bir konser vermişti. Hayranı olduğum bu müzisyenle ilk ve tek söyleşi yapma olanağını bulan kişiydim. Kuliste kendisiyle tanıştığımda, radyo yapımcısı olduğum için söyleşi isteğimi kabul etmişti. Bana 10 dakika süre vermişti. Ancak, Sheraton Oteli'ndeki söyleşimiz derinleşmiş, 10 dakikayı çoktan aşmıştı. McLAUGHLIN'ın yanı sıra Mahavishnu Orchestra'sından bascı JONAS HELBORG, saksafoncu BILL EVANS ve davulcu DANNY GOTTLIEB ile de söyleşi yapmış, TRT Radyo-3'de Cuma günleri saat 18.00'deki POP-CAZ programlarımda bu söyleşileri yayınlamıştım. McLAUGHLIN ile söyleşimi Aralık 1986'da üç program boyunca yayınladım. Aşağıda, bu söyleşiyi biraz kısaltılmış olarak veriyorum...

Sizinle ile ilgili bilgiyi, kitaplardan, dergilerden, caz dergilerindeki röportajlarınızdan az çok edindik. Müziğinizi yaklaşık 1969 yılından bu yana izleyip, inceledik. Şu anda Pop-Caz programının konuğusunuz. Bu nedenle sizi sizden dinlemek istiyoruz: Çocukluğunuz, aile çevreniz, özellikle kemancı annenizin üzerinizdeki etkisi ve ilk gençlik yıllarınız...

Geniş bir ailede büyüdüm. Beş kardeşdik. Bildiğiniz gibi annem kemancıydı. Evimizde yerleşik bir müzik vardı. Kızkardeşim piyano dersleri almaya başladığında ben altı yedi yaşlarındaydım. O zaman bildiğim tek müzik, klasik müzikti. Ama bu müziği çok seviyordum... ve sonra zamanımı annemin verdiği piyano dersleri aldı. Annem ayrıca biraz keman dersi de verdi. Piyano daha çok ilgimi çekiyordu.

Tahmin ettiğim gibi köklü müzik bilginizin oluşmasında annenizin rolü önemli. Siz de anneniz için yıllar sonra ünlü bir sanatçı olduğunuz zaman güzel bir parça bestelediniz. Bu solo gitar parçası, ilki 1971 diğeri 1982 olmak üzere iki kez basılan "MY GOALS BEYOND" albümünde yer alan "SONG FOR MY MOTHER"dı. Peki gitar, ailenize ya da sizin hayatınıza nasıl girdi?

Onbir yaşındaydım. Erkek kardeşlerimden biri, doğumgününde en büyük ağabeyime bir gitar armağan etti. O da hemen öğrenmeye başladı. Bana göre yeni ve güzel bir olaydı. Piyanoya devam ettim. Gitar diğer ağabeyime geçti. Beş kardeşin en küçüğüydüm. Böylece gitar yaş sırasına göre el değiştirdi. Sonunda gitar bana geldi ve ağabeyim, "artık sana gitar çalmayı gösterebilirim" dedi. Bana bir iki akor gösterdi. Bu noktadan sonra her şeyi, piyanoyu bıraktım. Çünkü gitarı sevmiştim.

Sandığımdan daha küçük bir yaşta başlamışsınız.

Bazısı üç yaşında öğrenmeye başlıyor-ki bunun çok iyi olduğu görüşündeyim.

Böylece ajilite çok küçük yaşta kazanılmış oluyor.

Ajilite benim aklıma takılan bir sorudur. Bunun uzun zaman önce duydum. Genç bir Hintli müzikçi görmüştüm. On bir yaşındaydı. İlah gibi görünüyor, ilah gibi çalıyordu. On bir yaşında ...bir mucize ...On bir yaşında böylesine bir duyguya ve çalma kolaylığına sahip olmak mucize. Bu tür bir armağana sahip olmak çok zor. Ben kendimden biliyorum zorluğunu. Yine sekiz ve dokuz yaşlarında iki kız biliyorum. Harika piyanistler. Ama benim için çalışmak, gerçekten başlangıçtan beri çok sevdiğim bir şeydi. Çalışmayı severim, her gün çalışırım.

Usta çalışınızın nedeni bu olmalı.

Çok naziksiniz.

Aynı zamanda disiplinli çalışmanızın sonucu sanırım.

Büyük yorumculara göre başarının sırrı, yüzde bir esin, yüzde doksan ter dökmektir. Ben de böyle düşünüyorum.

Başlangıçta klasik müzik sizin için çok önemli bir yer tutmuş. Peki daha sonra GRAHAM BOND, BRIAN AUGER ve GEORGIE FAME gibi topluluklarda Rhythm And Blues tarzına nasıl girdiniz ve neden?

GRAHAM BOND'dan önce de biliyorsunuz gitara başlamıştım. Üç ağabeyim de üniversiteye gidiyordu. İngiltere'de 30-35 yıl önce başlayan Blues akımını bilirsiniz. Bu aynı zamanda benim gitara başladığım dönemdi. O sırada iki olayla ilgileniyordum: Gitar çalmak ve ağabeylerimin plakları. Bunlar, R&B değil, Mississippi Blues plaklarıydı. LED BAILEY, BIG BILL BROONZY, ROBERT JOHNSON, MUDDY WATERS gibi büyük blues gitarcılarının plakları. Aynı zamanda hem gitarı hem de bluesu keşfettim. Bu benim için büyük bir aşamaydı. Önce blues, ardından R&B çalışmaya başladım. İki yıl blues çalıştıktan sonra Flamenco müziğini keşfettim. Onbir yaşındaydım ve bu müziğe deli olmuştum. Öğrenmem dokuz ay sürdü. Ardından büyük gitarcı DJANGO REINHARDT'ı, Amerikalı gitarcı TAL FARLOW'u duydum ...ve MILES DAVIS'i dinlediğim zaman her şey değişti. 1957 yılıydı, 15 yaşındaydım. MILES'ı ilk duyduğumda bütün hayatım değişti. Çünkü benim için okul olmuştu. Kendi okulumu bulmuştum. JOHN COLTRANE ve CANNONBALL ADDERLEY ile birlikteydi o zamanlar. Bu üç ustadan sonra "KIND OF BLUE" albümünde BILL EVANS'ı keşfettim. Bunlar benim için büyük, çok büyük müzisyenlerdi ve onları izledim, onların çalışmalarını...

Bu büyük müzisyenlerden sonra hangi usta sanatçılardan etkilendiniz?

Daha sonra CHARLES MINGUS, ROLAND KIRK'ü duydum. Bunlar benim için R&B'ye daha yakındı. R&B hakkındaki bu görüşümün kaynağı Londra'dır. Londra'da başlıca iki tür müzik grubunun çaldığı iki kulübümüz vardı:Blues'cular, JOHH MAYALL, ERIC CLAPTON, ALEXIS KORNER ve MICK JAGGER şarkı söylüyor, CHARLIE WATTS davul çalıyordu. Öte yanda caz yorumcuları bulunuyordu.

1960'ların sonunda ve 1970'lerin başında, Amerika'da BLOOD, SWEAT AND TEARS'ın öncülüğünde başlayan "Jazz-Rock” ve sizin MILES DAVIS ile başlattığınız “Jazz-Rock Fusion “akımları için neler dersiniz?

Bana göre bu tanım, iletişim araçlarından kaynaklanıyor. Plak şirketleri, radyo istasyonları gibi. Müzikçilerden değil. Çünkü bu yalnızca bir sınıflandırma. Ne tür bir müzik çaldığımdan söz etmiyorum. Ben müzik yapıyorum, yalnızca bir müzikçiyim, gitarcıyım. Ama plak şirketleri sınıflandırmayı severler.

Ama yine de o dönem, cazın , geniş dinleyici kitlesine ulaşmak için yenilik aradığı, Rock müziğiyle uzlaşmaya gittiği ve TONY WILLIAMS LIFETIME, MAHAVISHNU ORCHESTRA, WEATHER REPORT, CHICK COREA'nın RETURN TO FOREVER, HERBIE HANCOCK GROUP gibi önemli toplulukların doğuşunu da müjdeleyen yıllardı. Ne dersiniz?

1970'lerde bana göre, çağdaş müzik o denli iyi bir müzik değildi. İlk MAHAVISHU ORCHESTRA'yı kurduğumda çok tutulmuştu. WEATHER REPORT, RETURN TO FOREVER ve HERBIE HANCOCK GROUP da aynı şekilde. Çok gözde olan dört büyük topluluktuk. Dinleyicinin büyük ilgisi 1971'de başladı, 1975-1976'ya dek sürdü. Sanırım birçok topluluk bizim tarzımızı kopya etti. 1975 yılı benim için Hintli müzikçilerle topluluk kurduğum yıldı. L. SHANKAR, ZAKIR HUSSAIN, T. H. VIYANAKRAM ...

SHAKTI'yi demek istiyorsunuz sanırım. Ben sizi SHAKTI ile birlikte ilk kez 1975 MONTREUX CAZ FESTİVALİ'nde dinleme şansını bulmuştum. Neden SHAKTI uzun ömürlü olmadı?

Bana göre bu topluluk, MAHAVISHNU ORCHESTRA'nın ticari süksesine ulaşamadı. Oysa müzik açısından benim için aynı düzeydeydi, çok güzeldi. Geçen yıl Hindistan'da birlikte çaldık. Yeniden biraraya geldik. Ama tabii, plak şirketleri, JOHN McLAUGHLIN'in Hintlilerle çalmasını tutmadılar. Radyo istasyonlarında da; "Bu ne biçim müzik, ne caz ne Rock" diye yorum yaptılar. Onlar için sorun oldu. Bu göze aldığınız bir risktir. Kendi müziğinizi çalmak isterseniz, riskini de göze almak zorundasınız. 1975'den 1976'ya kadar Jazz-Rock olayının içinde olmadım, tümüyle dışında kaldım. Çünkü, Hintli arkadaşlarımla çalışmalar yapıyordum. Ama radyoda dinlediğim zaman çok iyi müzikçiler çaldığı için zevk aldım. WEATHER REPORT'u çok severim. JOE ZAWINUL, WAYNE SHORTER ve JACO ...Onların tümü kişilikli ...Tabi CHICK de öyle. CHICK ve ben 1981'de çaldık, bir de albüm yaptık. MONTREUX festivalinde düet konser verdik. Plağa alındı, kimsede var mı bilmiyorum, ama çok hoş bir konserdi. Daima müzikçi arkadaşlarımı dinlerim. Ama sanırım 1976'dan sonra iletişim türü değişti ...daha ticari oldu. Gerçek Pop müzik ve gerçek Rock'N'Roll belirlendi.

Sizin kullandığınız "Fusion" terimi, Progressive ve Jazz müziği, A. B. D. 'de müthişti. WRVR'ın başına geleni biliyor musunuz? WRVR, New York'daki caz radyolarından biriydi. Bir sabah uyandık, radyo WILLIE NELSON çalıyordu. COUNTRY AND WESTERN müzik .... O sabah bir daha hiç caz çalmayacaklarına dair karar almışlar. Radyonun sahibi, patronlar, disc-jokey'lere eğer kalmak istiyorsanız caz değil COUNTRY MÜZİK çalacaksınız demiş ...Bazısı evimin borcu var, karım var deyip kalmış, diğerleri de giderim deyip işi bırakmış. A. B. D. aslında caz için çok zor bir yer.

New York için aynı şeyi söyleyebilir misiniz?

New York, evet New York çok sağlıklı. Orada pekçok büyük sanatçı var.

Peki bize New York maceranızı ve SRI CHINMOY ile tanışmanızı anlatır nısınız?

1968'de İngiltere'den ayrıldım. Ama bundan önce okulun dışındaki eğitimim çok kötüydü. Din eğitimiydi. İyi öğrenmediğimiz zaman bizi döverlerdi. Dindar olmadım. Ailem de kiliseye hiç düşkün değildi. 18-19 yaşlarımda düşünmeye başladım. Ailemden ötürü şanslıydım. Televizyonun olmadığı YORKSHIRE'de çok küçük bir köyde büyüdük. Yalnızca bir radyomuz ve gramafonumuz vardı. Bu çok iyiydi. Çünkü televizyonun çağımızın canavarı olduğunu düşünüyorum. O, karşılıklı konuşmayı, düşünce alışverişini tahrip ediyor, yok ediyordu. Bizim yoktu, sorunumuz da yoktu. Radyo ve gramafon dinliyor, tartışmalar yapıyorduk, ama güzel tartışmalar. Ben en gençtim ve bütün zaman boyunca tartışmaların akışını izlerdim. Çok şey öğrendim. Öğrendim ki, kendi başıma düşünmek ve düşündüğümü açıklayabilmek zorundayım. Bu, gençliğimin en harika dersiydi.

Bu güçlü aile içinde babanız neredeydi?

Babam bizi, ben çok küçükken terk etti. Ama en büyük ağabeyim onun rolünü üstlendi ve durumumuz iyiydi. 19-20 yaşlarımda felsefeye merak sardım. Londra'da PHILOSPHICAL SOCIETY'ye üye oldum. Geniş kitaplığında Hint felsefesini keşfettim.

Yoga'ya ne zaman başladınız?

1960'ların sonunda yoga yapmaya ve müzikle hayat arasındaki ilişkileri düşünmeye başladım. Çünkü, kötü ve yetersiz bir eğitim almıştım, neler olup bittiğini bilmek istiyordum artık. Batıda sanırım, kim olduğumuzu bilme ihtiyacımızı giderme ve öğretme işi hala kötü. Bu çok önemli bir soru ...Bu yüzden Hint felsefesini, kültürünü, Hint düşünür ve din adamlarını keşfettim. Ardından çalışmaya ve düşünmeye başladım. Ama ne denli yeterliydi bilmiyorum.

Ardından New York'a gittim. Büyük bir potansiyeli var ve sizi zorluyor. Öyle ki beni çok çalışmaya itti. Birgün, SRI CHINMOY'la karşlaştım. Ona bir soru sordum:"Müzik ve ruh arasındaki ilişki nedir?"-Şu anda bunu yalnızca size anlatıyorum ...

Herneyse , bana verdiği yanıt çok ilginçti. Çünkü çok basitti. "Kullandığın malzeme değil, izlediğin yoldur" dedi. DUKE ELLINGTON da aynı şeyi söylemişti ...ve bu insan için iyi duygularla doldum. Onunla birkaç yıl, beş yıl çalıştım. Beşinci yılın sonunda ise bugünkü duygularımı duydum: Bir tür paradoks, çıkmaz. Dinle ilgili bir sorundu aramızdaki. İhtiyacımız olan ama insanları bölen. Bu, SRI CHINMOY'un grubunda bir sorundu benim için. Onunla aynı düşüncede değildim o kadar. O çok harika bir insandı ama disiplininin kurbanıydı aynı zamanda.

Aynı zamanda da bir ozan ve müzikçi ...Gitarcı CARLOS SANTANA da sizin gibi 1970 başlarında SRI CHINMOY'un dostuydu. SANTANA ile birlikte 1973'de yaptığınız albüm ise SRI CHINMOY'un şiirinin adını taşıyordu:"LOVE, DEVOTION AND SURRENDER". Başlangıçta kendi yolunuzu ararken, cazın dışa dönük, yaşayan müziğine karşı, SRI CHINMOY'un kaderci felsefesini benimsemiştiniz. Düşünceleriniz nasıl değişti?

Aslında ben bu görüşe karşıyım. Lübnan’ı, Beyrut’u görüyorum, Müslümanlarla Hristiyanları. . Bu bir sorun. Öncelikle o bir insan. Bu bir çılgınlık, savaş bir çılgınlık. Benim için dehşet verici. Gerçekten nefret ediyorum. Gördüğünüz gibi Müslüman Müslümana karşı, çünkü iki farklı tarikata mensuplar. Bu nasıl olabilir? İran-Irak gibi. Bana göre şeytan gerçekten gülüyor olmalı. Ben buna tümüyle karşıyım. Her ne kadar çalışmalarımı içsel olarak sürdürüyorsam da bu benim için, bir insan olarak gelişmem ve aşama yapmam açısından bir deney. Bu yüzden çalışmalarımı ruhsal sürdürüyorum ama ben buna içsel çalışma demeyi tercih ediyorum. Bu konuyla ilgili çok konuşmak istemiyorum. Çünkü genellikle insanlar tarafından yanlış anlaşılıyorum. Sık sık konuşmam. Çalışıyorum hepsi bu. Çalışmamdan da mutluyum. Ama benim kişisel inancım, müzik, hayattır. Müzik hayattan gelir, kaynaklanır. Benim iç dünyam yoksulsa, müziğim de yoksul olacaktır. Buna inanıyorum. Önemli olan, ruhsal hayatım zenginse müziğim de zenginleşecektir.

Şimdiye dek yaptığınız çalışmalarınızda bu arayışı ve duygularınızın zenginleşerek, boyutlanarak bestelerinize yansıdığını hissedebiliyorum. Yine bu çalışmalarınızda, duygu ve mantığın alışverişini sürekli duyabiliyorum.

Hissettiklerimi müzikle anlatmak, konuşmaktan daha kolay. Konuşmak, gitarı eldivenle çalmaktan daha kötü, daha zor. Ama yine de çok gerekli. Çünkü hayat böyle...

1970’li yıllarda, bazı albümlerinizde özel bir beste yapma tekniği uyguladınız. ”Musique Repeté” ya da “Repeated Music”deniyor. ”BIRDS OF FIRE”, ”DEVOTION”, ”APOCALYPSE”, ”VISIONS OF THE EMERALD BEYOND” albümlerinde özellikle belli bir temayı geliştire geliştire doruk noktasına ulaştırıyorsunuz. Minimalizm etkisi de var. Bu yöntemin kaynağı, doğu felsefesi mi yoksa bir müzik düşüncesinin ne denli işlenebileceğinin arayışı mı?

Biz bunu her akşam ararız, her akşam. Esin için. Biliyorsunuz ki her akşam esin gelmez, belki biraz. Her akşam üstün performans gösteremezsiniz. Bu olanaksız. Bunu yapabilen birini tanımıyorum. Ama bana göre bunun için savaşmak çok güzel. Sanatçı, kendisine karşı savaş veriyor. Kendi kapasitesine, çalma becerisine, bütün bunlara karşı. Bunu müzikte görmek çok güzel... Bir kartal gibi uçmasa bile, bir insanın bu savaşını görmek bana zevk veriyor. Bu, müziğin bir parçası ve aynı zamanda bütün müzik... Bunu, bütün müzikte görüyorum.

Nasıl beste yaparsınız?

Dilerim biliyorumdur. İnanın bana, bunca yıldır hala bilmiyorum, bilmiyorum. Bir ezgi duyduğunuz zaman kimse nereden geldiğini bilemez. Ben de nereden geldiğini bilmiyorum. Siz söylein bana, nereden geliyor? Bilmiyorsunuz siz de...

Nereden geldiğini bilemeyiz ama duyarız ve hissederiz.

Bilmiyorsunuz ama duyuyorsunuz ...Peki nasıl onu ben yarattım diyebilirsiniz?Bunu ben de bilmiyorum. Bir şey, bir ezgi duyuyorum tamam ...ama ben mi yarattım? Gerçekten bilmiyorum.

İşte bu denli alçakgönüllü bir sanatçı JOHN McLAUGHLIN ...Kısa bir söyleşi yaparız diye başlamıştık, konular derinleştikçe zaman kısıtlamasının bir önemi kalmadı. Bu konuşma sırasında usta gitarcı 44 yaşındaydı. 

Röportaj: Hülya Tunçağ