İsveç'ten Dünyaya Yüksek Gerilim: Pain of Salvation
Paylaş

18 Ekim’de Studio’da ağırlamaya hazırlandığımız İsveçli progresif metal grubu Pain of Salvation’un kurucusu vokalist, gitarist ve söz yazarı Daniel Gildenlöw ile Pain of Salvation’un 20 yılı deviren müzik dolu macerasını konuştuk.

Progresif müzik sahnesinin şüphesiz en etkili oluşumlarından birisiniz. 20 yılı aşkın süredir bu işi yaptığınızı göz önünde bulundurursak, bu kadar güncel ve taze kalmayı nasıl başarıyorsunuz? 

Değişmek hayatta en iyi yaptığım şeylerden biridir, bu yüzden dert etmiyorum. (Gülüyor) Gerçekten, bir insan olarak yaşadığım süre boyunca değişime mecburum aslında, hayatı her inişi ve çıkışı ile yaşıyorum. Bu yüzden de tıpkı benim gibi müziğim de değişiyor. Müzik hayatımın büyük bir kısmını oluşturuyor ve tüm benliğimle müziğe yatırım yapıyorum. Bunun yanında elbette hem kendimin hem de müziğimin belli bir karaktere sahip olduğunu düşünüyorum. Ne kadar değişsek de bu böyle. 45 yaşındayım, eğer müziğim 20 yıldır hiç değişmemiş olsaydı bir şeyleri kesinlikle yanlış yapıyor olurdum!

Bir önceki soruda da belirttiğimiz gibi müzik sahnesinde uzun bir süredir aktifsiniz. Metalden progresife, progresiften diskoya ve çok daha fazlasına uzanan geniş bir spektrumda deneysel çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Gelecekte sizi ne gibi arayışlar bekliyor? Hangi janrları keşfetmeyi isterdiniz?

Ben yazıyorum ve kendi kendime dinlediğimde duyduğum şeyi beğenip beğenmediğime bakıyorum. Hiçbir zaman “Hey, şimdi spesifik bir müzik stili deneyeceğim” demedim. Müzik benim kafamda janrlara bölünmüş bir şey değil onun yerine hoşuma giden müzik ve hoşuma gitmeyen müzik olarak bir ayrımım var sanırım. Bu kategoriler içinde her janrdan ve tattan yüzlerce şarkı var – ama dürüst olmak gerekirse hoşuma gitmeyen müzik kategorisi epey daha dolu! Bu janrsızlık söz yazarlığımda da var. Ne hoşuma giderse ne beni harekete geçirirse veya o gün rüzgâr benim için ne taraftan esmişse ona göre yazıyorum. Cesaret!

Pain of Salvation dediğim zaman benim için spesifik bir ruh halinden bahsetmek zor. Şarkıların hepsi birbirinden farklı ve özel. Bir şarkıyı yazmaya başladığınızda nasıl bir hissiyat ile başlıyor süreç? Pain of Salvation dinledikten sonra sizin kafanızda hayranlar nasıl bir hissiyat içine giriyorlar?

Ben müziğin dürüst ve cesur olmasını istiyorum. İnsanın içine işlemesini istiyorum.  

Mükemmel senaryoda müzik hayatı taklit etmelidir. Sanatın her formu aslında hayatın içinden taklit ve temsillerden oluşur, hayatın size verdiği hissi ayırt edemezsiniz değil mi? Yaşadığınız küçücük bir dakikada bile binlerce karmakarışık duygu geçer kalbinizden. İşte tam bu noktada yer almak istiyorum ben de. Yaşadığımız bu karışık duyguların kırılma noktalarında – hayatın sizi yorduğu ve bunu ifade edemediğiniz anlarda. Ağlamanın eşiğindeki kahkahada. İnsanların kusurlarına zaafım var, kusurların mucizeler yaratabildiğine inananlardanım. Mükemmel hissettiğinizde arkasından gelecek o burukluğu seviyorum. O acı/tatlı duyguların insanlara güç verdiğine inanıyorum – öyle bir güç ki en az üç büyük şehri aydınlatabilir. (Gülüyor)

Özetle, hayranlarımızın duygularını bilmek elbette imkânsız çünkü bu oldukça kişisel bir konu. Ama gelen yorumlardan anladığım ve gördüğüm kadarıyla benimle aynı şeyleri hissediyorlar – mutlu bir günde açtıkları bir şarkı ile iç dünyalarında belki de kendilerine bile itiraf edemedikleri karmaşıklıkta duygularla yüz yüze geliyorlar.

Önce plak, CD ve şimdi de online müzik mecralarını deneyimlemiş müzisyenler olarak sizlerin favorisi hangisi? Müzik üretimi anlamında bu değişim beraberinde neler getirdi?

Plak dönemi muhteşemdi. Albümler çok değerli ve karakterliydi – fiziksel objeler olarak da çok dikkat çeken hatta neredeyse karşınızda bir insan duruyormuş gibi hissettiren nesnelerdi. CD’ler bu mertebeye ulaşamadan eridiler. Online müzik indirme mecralarının popülerleşmesiyle öne çıkan ilk defa albümler değil, tekil şarkılar oldu. Her şarkı birdenbire “single” oluverdi. Online müziğin de bir büyüsü olmadı henüz ama güzel tarafı erişilebilirliği arttırmış olması. Artık tüm dünya sizin plak dükkanınızmış gibi her sesi her tınıyı anlık olarak dinleyebiliyorsunuz. Bugün satın aldığım müziğin %90 kadarını Shazam ile televizyon programlarından, filmlerden veya mağazalardan bulmuş oluyorum. Bu kesinlikle değerli. Ama madalyonun diğer yüzünde ise giderek fakirleşen ve güçsüzleşen müzisyenler yer alıyor.  

Bugüne kadar yüzlerce tura çıktınız ve sayısız konser verdiniz. Sizin için unutulmaz olan bir konser veya ziyaret ettiğiniz bir şehir var mıydı? Veya yolunuzu düşürmeyi sevdiğiniz bir durak?

İsveçli olduğum için egzotik yolculuklara bayılıyorum. Mesela Güney Amerika’yı veya Avustralya’yı Almanya’ya her zaman tercih ederim! Türkiye’ye geri dönmek için sabırsızlanıyorum. Tabii ki hayranlarımızdan aldığımız geri dönüşler de çok önemli. Hindistan hala favorim. Gerçekten dört dörtlük olarak tanımlayabileceğim bir yolculuktu. O yolculukta yaşadığımız binlerce garip ve muhteşem şeyi saatlerce anlatabilirim ama sadece en önemlisinden bahsedelim. Sri Lanka’da geçirdiğimiz müthiş iki günün ardından Chennai’ye geri döndüğümüzde yaklaşık 8000 gencecik hayranımızla enfes bir konser geçirdik. Şarkılarımızı hep bir ağızdan söyledik. Sahne devasaydı ve iki yanı da silahlı adamlar tarafından korunuyordu. Elbette hayranlarımın kollarında kendimi daha güvende hissederdim ama adamların yüzleri de hala aklımda. (Gülüyor)

Linoleum’u çalıyorduk ve birden tam anlamıyla havada uçan insanlar görmeye başladım. The Muppet Show’daki penguenler gibi zıplıyorlardı ve neredeyse benim kadar yaşlıydılar (!) Sonradan öğrendim ki Hindistan’daki konserlerde alışılmış bir durummuş bu, diğer insanlar bir araya gelerek bir kişiyi havaya atıyorlarmış. Mükemmel bir kalabalığın önünde gayet havalı bir şekilde konser verirken bir anda insanların patlamış mısır makinesindeki mısır tanelerine dönüşmesinin verdiği şaşkınlığı unutmak güç! Ama burada bitmiyor hikayemiz – en can alıcı kısmı hikâyenin devamında.

Konserden birkaç gün önce konser alanını ziyaret ettiğimizde benim meşhur “deli” fikirlerimden biri geldi aklıma. Devasa sahneye uzanan bir rampa vardı ve rampayı gördüğüm anda grup olarak Hindistan’da çok moda olan triportörlerden biriyle Judas Priest gibi rampadan sahneye fırladığımızı hayal ettim. Ve bu hayalim en az benim kadar deli olan sahne amirimiz sahnesinde gerçekleşti!  

Konser gününde yaşanan ise en sevdiğim anımdı. Setimizin sonuna doğru sanırım sahnede yapmamız gerekenden biraz daha fazla mesai yapınca bir anda elektrikler kesildi. Arkamızdaki dev projeksiyonda yansıtılan görsel şovumuzun yerini kocaman bir Windows mavi ekranı almıştı. Hayranlarımız çığlık çığlığaydı. Bir süre sonra elektrikler geri gelince son şarkımız olan Hallelujah’nın bizce en güzel yorumlarından bir tanesini seslendirdik.

Konserdeki enerji muhteşemdi! Neredeyse sürreal denilebilecek bir kalabalık vardı o gün. Herkesten oldukları yere oturmalarını istedim, kendim de sahnede oturdum. Chennai’de yıldızlar belirmeye başlarken yaşanan o değerli an nefes kesiciydi. Derken elektrikler yine kesildi! Nedenini o zaman anladık, askeriyeden kaynaklı bir kesintiydi. Gece çok geç saatlerde konser verdiğimiz için bizleri uyarıyorlardı. İlk kestikleri zaman kalabalığın içinden bir öğrenci gizlice açmayı başarınca şansımız yaver gitmişti ama ikinci sefer konserin bitişi oldu. Binlerce kişinin bir anda tepki göstermesini sahneden izlemek de, onlarla bunu yaşayabilmek de inanılmaz deneyimler oldu.

Zorlu PSM olarak merkezimizde her janrdan müziğe sıklıkla yer veriyoruz. Dikkatimizi çeken şey, progresif müzik hayranlarının daha gelişmiş bir sadakat ve aidiyet duygusuna sahip olması. Siz de buna katılıyor musunuz? Sizce bunun sebebi ne? 

Bizim gibi progresif müzik hayranları bence geniş “normal” çevrelere uyum sağlamakta zorlandıkları için küçük komüniteler yakaladıklarında bu insanlara bağlanıyorlar. Progresif müzik türü aynı zamanda ana akım medya içerisinde yer verilen bir tür olmadığından, sanırım iyi müziğe erişebildiğimiz her kanalı değerlendirmek istiyoruz. Progresif kendi içinde dahi dallanıp budaklanan kompleks bir müzik olduğundan bu müziğe alıştığınız zaman uzun bir süre etkisi altında kalıyorsunuz. Tabii progresifte “havalılık” faktörü de düşüktür, hiç kimse progresif dinliyorsunuz diye sizin havalı olduğunuzu düşünmez. (Gülüyor) Sigara içmeyi havalı olduğu için kolayca alışkanlık edinebilirsiniz ama pul biriktirme gibi havalı olmayan bir alışkanlığınız varsa, bu kesinlikle daha içten! (Gülüyor)