Dans Pistlerinin Maeastrosu: Laurent Garnier
Paylaş

Zorlu PSM’nin 8-9 Mart 2019’da üçüncü kez gerçekleştireceği; her sene müzik, yaratıcılık ve teknolojiyi bir araya gelerek “festival” tanımının sınırlarını sürekli genişleten Sónar Istanbul, son aylarda yavaş yavaş açıklanan programıyla şimdiden baharın gelişini iple çekmemize neden oldu. Festival programının açıklanan isimleri arasında İstanbullu tüm elektronik müzik severlerin yüreğini hoplattığını tahmin ettiğimiz efsanevi dj/prodüktörlerden bir tanesi de 30 yıla yayılan kariyeriyle elektronik dans müziğinin usta veteranlarından, Fransa’nın ulusal kahramanı Laurent Garnier.

Dj kabini başında geçen mesaisi geçtiğimiz sene 30 yılı dolduran Laurent Garnier, elektronik dans müziğinin doğumuna, house ve teknonun altın çağlarına tanıklık eden ve bugün hem bu türlerin hem de dj’lik müessesinin geldiği noktada ciddi emeği olan sayılı efsane isimden bir tanesi. Dj’liğe 1980’lerin ikinci yarısında başlayan ve özellikle Manchester’da rave kavramının ve acid house türünün doğum merkezlerinden biri olarak kabul edilen The Haçienda kulübündeki setleriyle hızla ünlenen Garnier’in uzun ve kapsamlı kariyeri onu bugüne kadar dünyanın dört bir köşesindeki kulüp ve festivallere taşıdı.

90’larla beraber prodüktörlüğe de girişen ve her ne kadar kendi setlerinde nadiren yer verse de “Crispy Bacon”, “The Man with the Red Face” gibi pek çok ikonik parçaya imza atan Laurent Garnier bugün sekiz stüdyo albümünün yanı sıra sayısız tekli, EP, remiks ve toplama albümden oluşan etkileyici bir diskografiye sahip. Dans pistinin maestrosu olarak tanınan ve ustalık dersi niteliğindeki Sónar setlerinden yenisini bu sene Zorlu PSM’de çalmaya hazırlanan Laurent Garnier’in elektronik dans müziği, 30 yılı aşan kariyerinin ilk yılları, Fransa müzik sahnesi gibi konular üzerine düşüncelerini  merak edenler için çeşitli röportajları ve 2003’de çıkardığı Electrohoc isimli kitabından alıntılar toparladık.

Dj’lik
“Dj’lik benim uyuşturucum gibi. İyi hissetmek ve hayata devam edebilmek için Dj’lik yapmam gerekiyor. Önümde dans eden insanlar görmeyi seviyorum. Müzik çalmanın insanlarla aramda yarattığı ilişkiden ve çaldığım şeylere tepkilerini görmekten hoşlanıyorum.”

“10 yaşıma geldiğimde yatak odam bir gece kulübüne benziyordu. Elektronik flaşlarım, renkli ışıklarım, bir disko topum , Dj kabinim ve dans pistim vardı. Tüm ekipmanı açtığımda yüzlerce küçük ışık odamın duvarlarında ve tavanında uçuşuyordu. Disko topumu her gece asıyordum. Tek bir hayalim vardı: insanları dans ettirmek.”

House ve tekno
“Neden kendimi house ve teknoya adadım? Ben büyük bir müzik tutkunuyum. Rock, reggea, punk, The Cure, Depeche Mode, The Clash dinliyordum. House müzik bütün bunların özünü aldı ve bir araya getirdi.”

“Hip Hop politik bir ifade biçimiydi. House ise hedonistik bir karaktere sahipti, rock’n roll bir tavrı yoktu. Ve bu durum Fransa’da insanları korkutuyordu.”

“Detroit tekno müziği endüstriyel devrimin lider şehrinde yaşamanın zorluklarının hikayesini anlatıyor. Bu müzikte söndürülmesi imkansız o yaşam gücünü hissedebiliyorsunuz. Sözlerin bir önemi yok. Herşey sürekli tekrar ederek sonsuza uzayan bir kaç notayla ifade ediliyor. Detroit tekno metal, cam ve çelikten yapılma bir müzik. Gözlerinizi kapattığınızda önce uzaklarda, sonra giderek daha yakın bir şekilde o acının yankılarını duyabiliyorsunuz. Caz ve blues gibi, Detroit tekno da acıyı ve güçlükleri dönüştürerek yükseltiyor. Bu ruhun otantikliği paha biçilemez.”

Kariyerinin ilk yılları
“The Haçiende o zamanlarda altın gibi parlıyordu ve bu patlamaya şahit oldum, zira ben daha önce gelmiştim. Londra bana herşeyi sunuyordu, ancak buraya ilk geldiğimde kendi kendime ‘eğer aradığım gibi bir gece hayatı bulamazsam ölürüm’ diye düşünmüştüm.  sonra olanlar oldu ve house müzik suratıma inen bir yumruk gibi patladı.”

Prodüktörlük ve “The Man With The Red Face”
“Pek çok müzisyen acıdan, öfkeden, hayal kırıklığından besleniyor, söylemek istedikleri bir şeyler var. Benim ise söyleyecek bir şeyim yok. Kendi üretimimi negatif duygulardan yola çıkarak beslemiyorum. Beni üretmeye teşvik eden tek şey müziğe olan aşkım.”

“‘The Man With The Red Face’ Montreux Jazz Festival’a davet edilmemle oluşan bir parça.  Eğer bir tekno müzisyenini davet edecek kadar açık fikirlilerse, o zaman ben de cazdan beslenen, benim caz vizyonumu yansıtan bir parça yapmalıyım diye düşündüm. Parçanın daha erken bir versiyonunu orada çaldıktan sonra saksafoncu Philip Nadaud’u parçayı stüdyoda parçayı kaydetmeye davet ettim. Kayıt masasında oturup çaldığı hiç bir şeyi beğenmedim ve onunla yaklaşık 15 dakika kadar dalga geçtim. Sonra parçayı tek oturumda kaydettik ve ismini de Nadaud’un sinirden ve yorgunluktan kızarmış suratına atıfta bulunarak verdik.”

Sónar Istanbul hakkında tüm bilgiler, program detayları ve biletler için sizi buraya alalım.

Yazı: Yetkin Nural