Ana Popović ile Blues Üzerine Bir Sohbet
Paylaş

Önceki röportajlarınızda, yarattığınız her yeni şeyde öncekilerden onu ayıran, farklı ilhamlar aradığınızdan bahsetmişsiniz. Bu sonsuz ilhamı nereden alıyorsunuz?

Müzik gerçekten çok geniş ve her yerde ilham var aslında. Çocukluğumdan itibaren genellikle blues ağırlıklı olmak üzere farklı stillerde çok fazla müzik dinledim ve her zaman müziğin bir parçası olma isteğim vardı. Blues ve gitar müziğine dair çok fazla stil ve ilham benim kimliğimin bir parçası oldu – üretirken de doğru zamanda doğru öğeleri parlatmaya gayret gösteriyorum.

Çağdaş müzik sahnesinde bir kadın gitarist olmak nasıl bir duygu? Bu soruyu cinsiyetçi mi yoksa aksine güçlendirici mi buluyorsunuz?

Aslında her zaman güçlendirici buldum bu soruyu, ama çoğu zaman bu soruyu soranlar bunu cinsiyetçi bir imayla soruyorlar. Yine de şunu söylemekten gurur duyuyorum, bu işi kadın bir gitarist olmak “cool” olmadan çok önce yapmaya başladım ve bir çok genç kadını ellerine gitar alma konusunda yüreklendirdim. Şimdi zamanlar değişiyor elbette, kadınlar liderliği ellerine almaya başlıyorlar, genç kadınlar sokakta futbol oynuyorlar ve gitar çalıyorlar.

Yeni albümünüz “Trilogy” bugüne kadar çıkarmış olduğunuz belki de en çok katmanlı, sofistike ve özgün sound’u ortaya koyuyor. Albüm sizde nasıl bir hissiyat yarattı? Bu albüme özgü oluşturduğunuz neler yer aldı?

Kariyerimin en kapsamlı ve en birleştirici projesiydi. İlk defa tüm müzisyenleri ve tüm yapımcıları bizzat ben seçtim, 23 şarkının yirmi üçünde de yapım aşamasında oradaydım ve sonunda gönül rahatlığıyla üç parçaya böldüğüm soul & funk (“Morning”), daha blues & rock olan (“Mid-day”) ve caz ağırlıklı (“Midnight”) olarak Memphis’ten Nashville’e ve New Orleans’a gerçek bir müzik ziyafeti yaşandı. Gerçekten özel bir CD bu – kalbimden bir parça, uzun süredir hayalini kurduğum, geride kendimden miras olarak bırakmak istediğim bir proje oldu.

Doğma büyüme Belgradlısınız. Balkan toprakları kendiliğinden çok kültürlü ve çok katmanlı yapıya sahip, tarihi ve coğrafi konumu itibariyle çok özel bir bölge. Sizin müziğinizde bu kültürel mirasın izleri var mı?

Hiç yok. Kendi ülkemin müziğiyle bağlarım gerçekten çok zayıf. Belgrad’ı ve Sırbistan’ı elbette çok seviyorum, evim orası! Ama Sırp müziği ve – evet Türk etkisi yoğun olan bir müziktir – benim müzikal beğenilerim içerisinde yer almıyor. Her zaman Sırp folk müziğine kulaklarımı tıkadığımı hatırlıyorum, çünkü ailem içinde de hep Amerikan stili müzik etkisi altında yetiştim – soul, blues ve caz dinledim.

Blues ve caz ile yakın temasınız, henüz bir çocukken babanızın blues plakları koleksiyonunu karıştırdığınız günlere dayanıyor. Daha sonra babanızla “Blue Room” isimli albümünüzde işbirliği yaptınız. Bu ilişki sizin sanatçı kimliğinizi kazanmanızda nasıl bir rol oynadı?

Bu ilişki benim hem bir sanatçı olarak hem de bir insan olarak çok büyük bir yanımı oluşturuyor. Kariyer boyutunda ne yaşanırsa yaşansın bizim bağımız çok kuvvetli. Çocukluk yıllarımız her zaman benim kalbimde – ve her zaman geri dönebilecek bir kapım olduğunu biliyorum, durup dinlenecek ve sonra yola devam edecek bir sevgi yuvası benim için. Müzik yapmaya başlamadan da hep müziğin sıcaklığıyla büyüdüğüm bir yerdi evimiz. Ve “Blue Room” tam da bunları yansıtıyor.

Genç gitaristlere kendi soundlarını bulma konusunda ne önerirsiniz?

Kalbine güven ve etraftakilerin söylediklerine çok kulak asma. Sana ait bir sound, her zaman başkasınınkini kopyalamaktan daha iyidir. Bazı şeyleri diğerlerinden farklı yapmaya korkma – zaman değişti, belki de yapmaya çekindiğin şey tam olarak yapman gereken şeydir.